Terör ve devrim

– Süleyman Altunoğlu

20 Kasım 2017 14:16

1917’nin 100. yılında yeni devrimlere yol açacak bunca koşul varken neden devrim olmadığı sorusunun tartışılacak pek çok yanı var. Ben muhaliflerin örgütlenmesiyle ilgili sorular soracağım. Tezim terör suçlamasının, muhalefetten suç odakları yaratma politikasının muhalifleri bir kısır döngüye soktuğu

Nepal’daki hareket şehrin kapılarına dayanan bir hareket iken silahlarını bırakıp şehirli bir hareket olmaya yöneldi. Kolombiya’daki FARC ise kuruluşundan beri yaşadığı yapısal sorunu yani şehirlerdeki cılızlığını aşabilmek için illegal silahlı varlığını tasfiye etti.

İki kavramın yan yana kullanılması kulağa itici gelebilir. Bu iticiliğin farkındayım ve yazı ilerlerken yeri geldikçe bu iticilikten yararlanacağım. Terör kavramı geçtiğimiz yüzyılın üzerinde en çok çalışılmış kelimelerinden biri olabilir. 1900’lere nötr bir kelime olarak giren terör yüzyılın sonunda olabilecek bütün olumsuz anlamları yüklenmiş haldeydi.

Diğer yandan 1900’lü yıllar boyunca devrim kavramı kimi zaman karşılığı olmadan kullanıldığı için bir parça yıpranmakla birlikte soyluluğunu korudu ancak kendisini giderek daha az görür olduk, giderek daha az tartışır olduk.

1917’nin 100. yılında yeni devrimlere yol açacak bunca koşul varken neden devrim olmadığı sorusunun tartışılacak pek çok yanı var. Ben muhaliflerin örgütlenmesiyle ilgili sorular soracağım. Tezim terör suçlamasının, muhalefetten suç odakları yaratma politikasının muhalifleri bir kısır döngüye soktuğu. Şehirleşmenin yarattığı koşullar da yeni olanaklar, yeni yollar açmakla birlikte bu kısır döngüye dolaylı yönden etki ediyor.

Terör kavramı ve kolektif suç

Bu kavramın tümüyle negatif bir anlamda yeniden üretilmesi 1970’lerde sömürgelerde ve metropol ülkelerde sosyalist gerilla eylemlerinin yoğunlaştığı döneme denk geliyor.

Birleşmiş Milletler (BM) uzun tartışmalar sonucunda 1972’de politikayı değil şiddeti suç olarak tanımlamış.[1] İlginçtir bu belge “ırkçı ve sömürgeci yönetimler altındaki halkların mücadelesinin meşru” olduğunu belirtiyor ancak “BM ilkeleriyle uyumlu olması gerektiğini de” söylüyor. Bu dönemin sosyalist blokunun yarattığı bir nüans. Ancak ABD ve diğer emperyalist ülkeler evlerinde ve sömürgelerinde devrimci örgütlere savaş açmışken Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) ve bağlı KP’ler en iyi ihtimalle uzak duruyor, destek olmak bir yana genelde köstek oluyordu. Bunun en ünlü örneği Bolivya KP’sinin Che’yi verdiği sözlere rağmen yalnız bırakması, bunun Che’ye ve hepimize yaşattığı trajedidir.

Teoride ve pratikte bu ölçekte bir kriminalizasyon içimizden bir kısmının pasif de olsa desteğini almadan mümkün olmazdı.

Bu uluslararası belgelere tekrar dönersek muhalifin kendisi, örgütü ya da politikası değil faaliyeti o da şiddet içeriyorsa terördür deniyor.[2] Bu tanımlama muhalif sosyalistleri, devrimcileri koruyor gibi gelebilir. Faşizmin kolektif suç ve ceza anlayışı ile kıyaslandığında bu tanım muhalifleri koruyor mu? Sosyalizm ve devrim mücadelesinin bir kısmı yasalar çerçevesinde yürütüldüğünde yasa koyucu buna rıza gösterir mi, yasal çerçeve içinde kalan kısma yasaya uygun davranır mı? Devrim için silahlı mücadelenin ve/veya silahlı ayaklanmanın zorunlu olduğunu söyleyen bir gruba bağlı bir kişi sadece eline silah aldığında mı ceza yargısının bir konusudur yoksa onun her yaptığı dahası bizatihi kendisi mi?

Devrim mücadelesinin en azından bir kısmının legal, açık bir şekilde yürütülmesi teorik ve pratik bir mecburiyet iken burjuvazi kendini kendi yasalarıyla neden bağlı hissetsin ki? Aksine burjuvazinin kolluk gücü sosyalistleri her fırsatta baskı ve teşvikle yasal, açık, kontrol edilebilir alana çekmeye çalışır. Hal böyleyken legal örgütlenmeye göz açtırmaması bir çelişki gibi görünebilir ancak değildir. Amacı kendi yasalarının aleyhine kullanılmasını engellemektir. Eğer bir örgütlenme olacaksa bu göz önünde ve kendi kontrolünde olmalıdır. Çünkü bu onun en güçlü olduğu alandır.

Şehirleşme devrimci hareketlerin lehine mi yoksa aleyhine mi?

Yeni-sömürgelerde ölçüsüz yaşanan şehirleşme, kapitalizmin artan denetimi de devrimci hareketleri törpülüyor, onları en iyi ihtimalle radikal hareketlere dönmeye zorluyor. Kapitalizmle birlikte sınıfsal çelişkilerin derinleşmesi sola gelişeceği bir zemin sunmakla birlikte, gelişimin yönünü de derinden etkiliyor. Şehirleşme ile birlikte işçileşme ve mülksüzleşmenin, paralel gelişmesi sınıfsal geçişgenlik imkânları nispeten artsa da sosyalist propagandaya kulak verecek yığınları elbette büyütür ancak bu barışçıl imkânlara dair fikirleri de büyütür. Nitekim Allende’den sonra kapanmış gibi görünen o trajik defter kapanmak bir yana yeni sayfalarla devam ediyor.

Kapitalizmin iç dinamikleriyle geliştiği emperyalist ülkeler dışındaki haritaya baktığımızda en büyük ortak yan şehirleşme. Emperyalist ülkelerden daha hızlı, daha yoğun ve çarpık bir şehirleşme bütün yeni-sömürgelerin temel sorunu. Örneğin Türkiye Almanya’dan daha az şehir sayısına sahip ancak şehir nüfusu Almanya’dan daha fazla. Bu gelişim özellikle iktidarların tabanında bir ilerleme olarak, muhalif kesimde de muhalefet araçlarının gelişim imkânı olarak görülüyor.

Che’nin kurumculuk kavramı burada açıklayıcı olabilir. “Yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde… şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak gerilla savaşlarını frenler. Bu da bir çeşit ‘örgütçülük’ ya da ‘kurumculuk’ yaratır…”[3]

Sözlerime açıklık getirmek için büyük oranda köylü bir tabana dayalı, bizdekinin aksine şehre dayanan geçmişi bu önermede ihmal edilebilir denli az olan iki ülkeye bakalım. Son on yıllar içinde devrime en çok yaklaşmış Nepal ve Kolombiya devrimci hareketlerini ele alalım. Nepal’daki hareket şehrin kapılarına dayanan bir hareket iken silahlarını bırakıp şehirli bir hareket olmaya yöneldi. Kolombiya’daki FARC ise kuruluşundan beri yaşadığı yapısal sorunu yani şehirlerdeki cılızlığını aşabilmek için illegal silahlı varlığını tasfiye etti. Her iki ülkede de gerilla savaşı döneminde kırların boşaldığını/boşaltıldığını bir arka plan olarak ekleyelim.

Kısacası demografinin şehirler lehine ve yapay bir şekilde hızla değiştirilmesi sosyalistlerin burjuvazinin denetimi dışında örgütlenmesini pratik ve ideolojik açıdan zorlaştırıyor, onları yeniliğe zorluyor.

Legalizmin muhalefeti istismarı

Peki şehirlerde doğup büyüyen ve gelişen hareketler açısından sonuç ne? Burjuvazinin bu tarz girişimlerine karşı daha şerbetli olmaları beklenir, değil mi? Sonuç ortada, ne yazık ki değil.

Bırakalım iktidar değişikliğini basit reform talepleri bile terör olarak damgalanıyor. Muhalif politikanın terör, muhaliflerin terörist olarak ilan edilip kriminalize edilme eşiğindeki değişim parlamento dışı muhalefete legal örgütlenme sınırının nereden geçtiğini de bildiriyor. Ancak bu kırmızı çizgi nereden geçirilirse geçirilsin işçi sınıfının iktidara gelmesi için örgütlenmenin yani işçi sınıfı partisinin burjuva hukuk düzeninde meşru görüldüğü vaki değil.

Sosyalizm fikrinin kapitalizmde doğup filizlenmesi ne kadar açıksa bu fikrin örgütlenmesi de o kadar kanunların dışında. Bu elbette ki sosyalizm için çaba harcayanların karşısında daha başlangıçtan itibaren bir açmaz koyuyor. Devrim mücadelesi iradi bir propaganda ve örgütlenmeyi, klasik deyimle kitlelere bilinç taşınmasını gerekli kılıyor. Sosyalistler kendilerini burjuvazinin takibinden korumak için gizli örgütlenmek zorunda oldukları kadar, fikirlerini kitlelere ulaştırmak için açık araçları da kullanmak zorundalar. Marksizm’in ustaları bunu “legalizmin istismarı” olarak adlandırıyor.

Bugün bir yön verilemeyen muhalefet potansiyeline bakıldığında 100 yıl sonra gelinen noktada buna legalizmin muhalefeti istismarı demek daha doğru olacaktır.

Legal mücadele bu durumdayken sosyalistler için bir özgürlük alanı olarak seçilen illegalitenin bugün neredeyse tamamen ortadan kalkmış olması da devrimi düne göre tesadüfi ve daha zor bir ihtimal haline getiriyor.

Bu özgürlük alanı, legal arayışların ve burjuvazinin kriminalize etme politikasının arasında kalmış durumda.

Sosyalist hareketi kriminalize etme politikasını geliştirerek bir doktrin boyutuna taşıyan ve tüm sömürgelere taşıyan ABD’ye bakalım. ABD KP güçlü bir işçi sınıfı hareketine dayanıyordu ve aydınlar arasında hatırı sayılır bir etkisi vardı. Sosyalist olmayan ülkeler içindeki en büyük komünist partilerden biri kabul ediliyordu. ABD KP ve demokratik muhalefet ABD’nin Evdeki Savaş (Cointelpro) dediği bir doktrinle[4] marjinalize edildi. Asıl hedefi komünistler olmakla birlikte eşcinsel hareketinden çevrecilere kadar geniş bir yelpazedeki muhaliflere karşı uygulandığı biliniyor.

Bu doktrinin amacı muhalefete sızma, psikolojik savaş, yasal imkânları zorlayarak sürekli taciz etme ve her türlü illegal yolu kullanarak muhaliflerin itibarını sarsma, onları başka yollara sürükleme, önemsiz olaylarla uğraştırma, birbirine düşürme vb vb olarak sıralanmış.

Muhalif potansiyelin örgütlenmelerin içe kapanık eğilimleriyle, ideolojik farklılıkların çatışma boyutlarına taşınmasıyla heder edildiği herhangi bir ülkede bu doktrine ne gerek var denilebilir. Aksine bu daha uygun bir ortam sunuyor. Örneğin Peru 1990’ların başında iki güçlü hareketin başı çektiği devrimci dalganın yükselişine tanıklık ediyordu. Bunlardan biri, Aydınlık Yol ABD, SSCB ve Küba elçiliğine köpek ölüsü atarak, yani onları Peru geleneklerine göre en ağır biçimde lanetleyerek başladığı mücadelede diğer devrimci hareket Tupamaro’ları sürekli ezdi. Bu cevapsız kalmamıştı tabii ve bu iç çatışma Fujimori’nin suçlarını çoğu zaman kolaylaştırdı.

İktidarlar terör suçlamasıyla muhaliflerini damgalıyor, onları görünür ve görünmez onlarca değişik yöntemle içlerinde yaşadıkları toplumdan soyutluyor. Muhalifler bir çembere alınıyor. Bunu bir benzetme ile açıklamak gerekirse Yaşar Kemal’in Zilli Kurt hikâyesi örnek verilebilir. Hikâyede köylüler koyunlarını avlayan kurdun boynuna zil takmayı başarırlar. Kurt sessizce hareket etme şansını kaybeder ve açlıktan ölür.

Sosyalistler terör suçlamasından kurtulabilmek için görece kabul edilebilir olana eğilim gösteriyorlar ya da bir terör suçlamasını tersyüz edecek bir kimlik inşasına girişip içe kapanma eğilimi gösteriyorlar. Che’nin vurguladığı kurumculuğun iki farklı yönünü görüyor, yaşıyoruz. Her iki çaba da devrim için asıl olan kanunlar dışında örgütlenme anlayışını ortadan kaldırıyor.

İlk eğilim siyasetiyle ideolojisiyle örneklerini bildiğimiz reformizm. Devrim için mücadele etmeyi bırakıp daha mümkün olanın, daha mümkün görülenin peşine düşülmesi olarak özetleyebiliriz bunu. Diğeri ise terör suçlamasına bir cevap verme kaygısı taşıyor. “Terörist değil, devrimciyiz, sosyalistiz, militanız vb.” deniyor ve bir kimlik inşası ile buna cevap verilmeye çalışılıyor. Devrimi hedefleyen bir organizasyonun bir grup kimliği, sembolleri, kuralları oluşturması anlaşılır ancak sorun bunun alenen yapılması. Böyle alenen yapılınca farklı bir yol izlenerek de olsa Yaşar Kemal’in öyküsündeki sonuca ulaşılmış oluyor.

Burjuvazi, terör propagandasıyla, iç çelişkileri kışkırtma ve demografideki değişiklikler ve klasik baskı yöntemleriyle muhalifleri açık, aleni propaganda ve örgütlenmeye yönlendirmeyi başarıyor.

Bugün ülkemizde tutuklu ve hükümlü nüfusuna baktığımızda bunun böyle olduğunu görüyoruz. Örgütlenmenin ve tutuklamaların ağırlığı 1990’lardan bu yana legal faaliyete yönelmiş durumda. Legal siyasetten tutuklananların profili ise giderek yükseliyor ve yaygınlaşıyor.

Bu tutuklamalara eşlik eden bir başka olgu da sürgünlük. Sürgündeki profil de geçmişten bu yana yükseldi ve yaygınlaştı. Sürgünlük devrim mücadelelerinin alışık olduğu bir durum. Ancak 100 yıllık geçmişte başarılı örneklere bakınca pratik işlerin ülke içindeki militanlara bırakıldığını görüyoruz. 1917 Şubat devrimi Petrograd’ta patlak verdiğinde Bolşevik Parti’nin kadrolarının büyük kısmı ya sürgünde ya da hapisteydi. Parti faaliyeti hakkında karar alma sorumluluğu ise o tarihte henüz genç bir militan olan Molotov gibilerin üzerindeydi. Sürgündeki lidere yönetim yetkisinin bırakılıp bırakılmaması, ya da ne kadarının bırakılması gerektiği konusunda Bulgaristan Devrimi ve Dimitrov örnek verilebilir. Onun uzaktan yönlendirmeye çalıştığı Bulgaristan Devrimi sık sık yanlışlara düşülen bir yoldan geçmek zorunda kalmıştır[5].

Bugün ülkemize bakan her kesimden gözlemcinin tespiti siyasi açıdan keskin değişikliklere açık olduğu, iki yönde kutuplaşan ayrı potansiyeller olduğu yönünde. Muhalif örgütlenme ise zayıf. Refleksleri, organizasyon yapıları, eylem tarzları burjuvazi için bir sürpriz değil. 1968 yılında CIA Türkiye İstasyon Şefliğine atanan Duane Clarridge anılarını yazdığı kitapta dönemi “bir veri tabanımız yoktu – kimin kim olduğunu bilmiyorduk[6]” sözleriyle değerlendiriyor. Bugün on milyonlarla ifade edilen muhalif potansiyeli örgütlenmesi beklenen sosyalistlerin kim oldukları, ne yapabilecekleri hemen hiç kimse açısından bir sürpriz değil. Sürgünde, hapiste ya da göz önündeler çünkü.

Sonuç olarak terör suçlamasına karşı sosyalizmin ve devrimin meşruluğunu savunmak adına açık bir kimlik inşasına girmek ya da terör suçlamasından kurtulmak adına makul bir çizgiye yönelmek sosyalistleri burjuvazinin kontrolüne dâhil ediyor ve devrimi örgütleme ihtimallerini potansiyel varken bile ortadan kaldırıyor.

Dipnotlar:

[1]              http://www.un.org/en/ga/sixth/69/int_terrorism.shtml

[2]              http://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/05/24/nuriye-ve-semihin-tutuklanmasi-bir-feme-cinayetidir/

[3] Aktaran M. Çayan, Bütün Yazılar, Atılım Yayınları, s. 342

[4] War at home, Brian Glick, South End Press, 1989

[5] Yenilgiden Zafere, Tsola Dragoyçeva, Evrensel Basım Yayın, 2007 adlı kitap bu konuyu detaylı bir şekilde inceler.

[6] http://www.milliyet.com.tr/1997/02/06/haber/cia.html

Kaynak: Sendika

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

www.000webhost.com