TARİHSELDEN GÜNCELE ORTADOĞU’NUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN / TEMEL DEMİRER

Temel DEMİRER

Filistin -Kürdistan gibi-, Ortadoğu’nun kanayan yarasıdır.

Yüzyıllardır kanayan bu yara, XXI. yüzyılın şafağında vahametini ağırlaşarak korurken; Ortadoğu’nun yeni biçimlenmesinde de -Kürdistan gibi- stratejik bir öneme haizdir.

TARİHSELDEN GÜNCELE

ORTADOĞU’NUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN

TEMEL DEMİRER

I. AYRIM: FİLİSTİN… FİLİSTİN… FİLİSTİN…

I.1) FİLİSTİN NERESİ YA DA BİRAZ TARİH

I.2) SİYONİZMİN DOĞUŞU

I.3) BALFOUR DEKLARASYONU

I.3.1) PEEL KOMİSYONU RAPORU’NDAN İSRAİL DEVLETİ’NE

I.3.2) İSRAİL DEVLETİ KURULUYOR

I.4) ‘NAKBA’: ARAPLARIN BÜYÜK FELAKETİ

I.4.1) FKÖ’NÜN KURULUŞU

I.4.2) SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMI

I.4.3) HAMAS KURULUYOR

I.4.3.1) CİHAT İDEOLOJİSİ

II. AYRIM: FİLİSTİN’İN “BUGÜNÜ”

II.1) GAZZE, BATI ŞERİA, DOĞU KUDÜS’TE DURUM

II.2) VAHŞET KARELERİ

II.2.1) SİYONİST DEVLETİN İCRAATLARI

II.3) VE İSYAN!

II.3.1) FKÖ CEPHESİ’NİN SORU(N)LARI

II.3.2) HAMAS CEPHESİ’NİN SORU(N)LARI

II.3.3) MÜZAKERE, ÇÖZÜM, ÇİFTE STANDART, İŞBİRLİKÇİLER VE ABD

III. AYRIM: SİYONİST İSRAİL

III.1) YALAN(LAR) İLE GERÇEK(LER)

IV. AYRIM: BİR KAÇ NOT DAHA

TARİHSELDEN GÜNCELE ORTADOĞU’NUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN[*]

TEMEL DEMİRER

“Bütün yenilgilerimi temize çektim

Ölüm boy veriyor artık

Düşlerimle suladığım topraklarımda.”[1]

Filistin -Kürdistan gibi-, Ortadoğu’nun kanayan yarasıdır.

Yüzyıllardır kanayan bu yara, XXI. yüzyılın şafağında vahametini ağırlaşarak korurken; Ortadoğu’nun yeni biçimlenmesinde de -Kürdistan gibi- stratejik bir öneme haizdir.

“Sykes- Picot’nun sonu”na[2] ulaşılan Ortadoğu’nun genel hâlini, bir savaş durumunu olarak nitelemek hiç de abartı olmaz.

Hatırlanacağı üzere bugünkü, artık delik deşik hâle gelmiş Ortadoğu siyasi haritasının ilk müsveddesi Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz Mark Sykes ile Fransız Georges François Picot tarafından çizilmişti. Suriye ve Irak arasındaki, ağırlıklı olarak Sünnîler’in yaşadığı toprakları ele geçirip sınırı fiilen yok eden IŞİD, tam bunu gerçekleştirdiği anı videoya çekerek “Sykes-Picot’yu öldürdük” diye kutlama yaparken;[3] haksız sayılmazdı.

Patrick Cockburn’un, “Etnik temizlik Ortadoğu’yu parçalıyor,”[4] notunu düştüğü verili duruma ilişkin olarak, Ortadoğu üzerine çalışmaları ile tanınan Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Öğretim Üyesi, Tarihçi Prof. Dr. Hamit Bozarslan, “Ortadoğu’da toplumsal çöküşler yaşanıyor,”[5] derken; bugünkü kara tablo, Ortadoğu’da “devrim”in bir kez göz kırptıktan sonra boğulmasını değil, daha çetin mücadeleler içinde yol almasını resmetmektedir…

“Irak’ta savaşı planlayanlar, Suriye’de savaşı besleyenler ve İsrail’i silahlandıranlar temize çıkarılamaz,”[6] saptamasının ete kemiğe bürünmüş hâli emperyalizmin yarattığı yıkım tablosundaki üç temel devrimci dinamik ise, i) Arap halk ayaklanmaları; ii) özgürlükçü Kürt ulusal hareketi; 3) Filistin kurtuluş hareketidir.

I. AYRIM: FİLİSTİN… FİLİSTİN… FİLİSTİN…

Filistin’de, Filistinli ve en önemlisi çocuk olmak çok zordur. Çünkü Filistin, işgal altındaki topraklarda yüzlerce ölü haberi gelmeden gündeme gelmeyen, hatırlanmayan coğrafyadır.

İsrail’in yok etmekte olduğu Filistin, zulmün hüküm sürdüğü, mazlumun ezildiği yerdir. Vicdan(lar)ı sızlatır.

Çocukların ölüme doğduğu Filistin insanlığın acısıdır; acının beşiği Filistin kabullenemediğimiz kederdir.

Ortadoğu’nun kanayan yarasıdır; daha da kanayacağa benzer… Aynı zamanda Filistin Edward Said’in, Mahmut Derviş’in, Rachel Corrie’nin yurdudur…

Ateş ve ihanetle anılan Filistin, Norveç’in başkenti Oslo’da uzlaşma antlaşması imzalamakla – İsveç’le birlikte dünyada 135 ülke tarafından tanınmış olsa da- uluslararası platformdaki tüm haklarından vazgeç(iril)miş başkaldırı coğrafyasıdır!

İsyancı Filistin yeryüzünün onurudur; bunun üstüne ekleyecek bir şey yoktur.

Turgut Uyar’ın, “kan sızıyor bir halkın dinmeyen uğultusundan” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan Filistin, isyanın, direnişin, hüznün ve umudun coğrafyasıdır.

Emperyalizme ve Siyonizme karşı çıplak elle dövüşürken, sade sömürgeci zulme değil, ayrımcı hukuk düzenlemelerine karşı da mücadele eder. Çünkü İsrail’in kendi topraklarında ve işgal ettiği Filistin bölgelerinde uyguladığı iki farklı hukuk sistemi söz konusudur.[7]

Filistin coğrafyasında günümüzde yaşananlar insan haklarının açık ihlâlidir. Uluslararası anlaşmaların yok sayılmasıdır ki, bunlar; Filistin devleti ile İsrail arasında yapılmış ikili anlaşmalar değil uluslararası hukukun temeli sayılan anlaşmalardır.

Yaşam hakları elinden alınmaya çalışılan, -acı çekmek özgürlükse!,- dünyanın en özgür olan ülkesidir ve de her şeyden önce, bir vicdan meselesidir.

Evet Filistin topraklarına yüzyıllar önce “a land flowing with milk and honey” yani “süt ve bal akan ülke” denirmiş. Bunun sebebi de simsiyah topraklarının son derece verimli olup, üstüne ne ekilirse kolayca mahsul vermesiymiş. Bu topraklarda Filistinlilerin sürdürdükleri bolluk ve bereket içindeki yaşam 1948’de Arap-İsrail savaşıyla son bulmuştur.

Hatırlanacağı üzere Balfour Deklarasyonu, Filistin’e İngiliz mandasının gelmesinde önce yayınlanmıştır. Bu deklarasyonda, Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi Devleti kurma amacı vardı ve işgal gerçekleştirilerek İsrail kuruldu.

Ve nihayet zamanında Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan’ın FKÖ saflarında İsrail Siyonizmine karşı savaştıkları yerdir Filistin…

Devrimcilerin on yıllardır dayanıştığı ve bedel ödediği, hatta bugün bile ülkedeki mücadelenin yarısının devrimcilerce sürdürüldüğü, fakat Türkiye’de muhafazakâr İslâmcıların Hamas’ın yükselişine binaen sahiplenmeye başladığı coğrafyadır Filistin.

Oysa bugünkü muhafazakâr İslâmcıların ağababaları 70’lerde 80’lerde bu ülkedeki ulusal kurtuluş mücadelesine destek vermedikleri gibi, ket vuruyorlardı.

I.1) FİLİSTİN NERESİ YA DA BİRAZ TARİH

Filistin’in adı,[8] MÖ XII. yüzyılda Ege adalarından (büyük ihtimalle Girit’ten) kalkarak Anadolu, Kıbrıs ve Suriye’yi yakıp yıktıktan sonra Mısır’a saldıran ancak Mısırlılar tarafından püskürtüldükten sonra bugünkü Tel Aviv-Yafa’dan Gazze Şeridi’ne kadar uzanan bölgeye yerleşen Filistîler adlı bir deniz kavminden geliyordu. Yani Filistîler bir Arap kavmi değildi. Mitolojiye göre, zamanla komşu bölgelere yayılan Filistîlerin en büyük düşmanı, bölgeye onlardan sonra (veya önce) gelen İsrailoğulları olmuştu. Filistîler, İsrailoğullarına karşı ilk yenilgiyi, MÖ X. yüzyılda Davud döneminde yaşamışlardı.

Yahudi inanışına göre ise İsrailoğullarının en mutlu günleri Davud’un oğlu Süleyman’ın krallığı dönemiydi. Süleyman’ın ölümünden sonra, Asurlular ile Mısırlılar arasındaki savaşlardan zarar görmüşler, Babil Kralı Nabukadnezar’ın MÖ. 586’da Süleyman’ın Tapınağı’nı yıkmasının ardından Babil’e sürülmüşler, İranlı Ahimened Kralı II. Kiros tarafından esaretten kurtarılmışlardı. MÖ. 322’de Büyük İskender tarafından Makedonya Krallığı’na tabi kılınmış, İskender’den sonra Mısır ve Helen egemenliği arasında gidip gelmişlerdi. Yahudi tarihinin dönüm noktasını, Süleyman’ın Tapınağı’nın MS 70 yılında Roma İmparatoru Vespesianus’un oğlu Titus’un askerleri tarafından yerle bir edilmesi oluşturuyordu.

Roma’ya ikinci kez başkaldırdıkları MS 132-135 yıllarından sonra İmparatorluğun çeşitli bölgelerine (dolayısıyla Avrupa’ya) göç etmek zorunda kalan Yahudilerin durumu, Roma’nın Hıristiyanlığı kabulünden sonra daha da zorlaştı. Tahmin edileceği gibi Hıristiyanlar (Katolikler), Yahudileri İsa’yı öldürdüğü ya da öldürttüğü inancı yüzünden sevmiyorlardı. Ortaçağdan itibaren tarımla uğraşmaları, üniversiteye girmeleri, askerlik yapmaları ve kamu görevlisi olmaları yasak olan Yahudilerin, faaliyet gösterebilecekleri tek alan olan ticaret ve bankacılıkta elde ettikleri başarılar Yahudi düşmanlığını pekiştiren bir unsur oldu. Yahudilerden nedensiz yere nefret etme diye özetlenebilecek anti-Semitizm histerisi tarih içinde katlanarak arttı.

Modernleşme süreci ile birlikte yeni bir aşamaya geçen Avrupa anti-Semitizmine tepki olarak gelişen Siyonizm’in fikir babası, 1896’da ‘Yahudi Devleti’ başlıklı kitabı yayımlayan Viyanalı avukat Theodore Herzl idi. Kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. Anti-Semitizm hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklinde özetlenebilirdi. Herzl’in projesinin adı Siyonizm’di. ‘Siyon’ eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıydı ve Yahudi/Musevi tarihi boyunca Kudüs’le eş anlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmekteydi.

I.2) SİYONİZMİN DOĞUŞU

Theodor Herzl, 1860’da Macaristan’da doğmuş, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göçetmiş, Yahudi Aydınlanması (Haskala) anlayışına bağlı bir hukuk doktoruydu. Tevrat araştırmacısı Moses Mendhelsonn tarafından 1770’lerde geliştirilen Haskala’nın esasını, Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek Yahudi olmayan kültürlerin içinde erimesi fikri oluşturuyordu. Nitekim Herzl o tarihe kadar kendini bir Alman yazarı olarak tanımlıyordu. Ancak, kitabının anafikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. Anti-Semitizm hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklindeydi.

Ancak, böylesi radikal bir değişimin Dreyfus Davası’nın görüldüğü kısa sürede tamamlanması pek inandırıcı değildi. Muhtemelen, Herzl bu konu üzerinde çoktandır düşünüyordu. Çünkü Habsburg topraklarında 1870’lerden itibaren, anti-Semitizmin de, Almanlaşmak, Macarlaşmak veya Polonyalılaşmak gibi asimilasyoncu eğilimlerin de en uç örnekleri yaşanıyordu.

Herzl’de derin dönüşümlere neden olan ‘Yahudi ırkından gelenlere duyulan fanatik nefret’ diye özetlenebilecek anti-Semitizmin tarihi çok eskilere gider…

Hıristiyanlar (Katolikler), Yahudileri İsa’yı öldürdüğü ya da öldürttüğü inancı yüzünden sevmiyorlardı. Ayrıca, Katolikler İsa’nın, Yahudilerin asırlardır bekledikleri, Yahudi dini metinlerinde anlatılan Mesih olduğuna inanıyorlar, Yahudiler ise İsa’yı Mesih olarak kabul etmiyorlardı.

300’lü yılların başında İspanya’da Yahudi erkekle evlenmek yasaklandı. 1215 Lateran Konsili’nde Yahudilerin (ve Müslümanların) özel giysiler giymesi zorunlu kılındı. 1348-1351 arasında Avrupa’nın üçte birini yok eden Büyük Veba Salgını sırasında ‘günah keçisi’ ilan edilerek Doğu Avrupa’ya göçmek zorunda bırakıldılar. 1492’de İspanya’dan sürüldüler. İlk kez 1516’da Venedik’te getto denen duvarlarla çevrili mahallelere çekilmek zorunda kaldılar. Roma’daki son Yahudi getto’su 1870’de kaldırıldı.

Ortaçağ’dan beri tarımla uğraşmaları, üniversiteye girmeleri, askerlik yapmaları ve kamu görevlisi olmaları yasak olan Yahudilerin, faaliyet gösterebilecekleri tek alan olan ticaret ve bankacılıkta elde ettikleri başarılar Yahudi düşmanlığını pekiştiren bir unsur oldu…

Yönetim kademelerinde ve politik yaşamda daha çok yer aldıkları gibi sahip oldukları finans gücü ile modernizasyonun itici güçlerinden biri olan Yahudilerin bu durumları paradoksal olarak iki cepheden; Yahudi sermayesine karşı sınıfsal kini Yahudi düşmanlığı ile karıştıran Sosyalistlerden ve Yahudiliğin dinsel düşmanı olan Katolik Kilisesi’nden tepki gördü. Bu iki kesimin yönlendirdiği geniş halk kesimleri ise Yahudileri şeytanlaştırma işinde çok ileri gittiler. Rusya’da Yahudiler 1881’den 1940’lara kadar pogrom adı verilen katliamlarda can verdiler. Rusça’da ‘ayaklanma’ anlamına gelen pogrom’lar, sivil halk tarafından Yahudilere karşı yapılan saldırılardı. Ancak bu saldırılar kolluk kuvvetlerinin göz yumması ya da yardımıyla yapılıyordu. 1940’tan sonra ise gaz fırınlarında can verdiler…

Herzl başkanlığında, 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Örgütü kurularak, uluslararası çapta örgütlenmenin ilk adımı atıldı ve her yıl yapılan kongrelerle Yahudilere bir yurt arama girişimlerine hız verildi.

Siyonistlerin İslâmcı politikaları ile tanınan II. Abdülhamit’le ilişkileri konusunda çelişik bilgiler vardır. Abdülhamit, 1890’da yayımladığı iki irade ile Siyonistlerin Filistin’e girmelerini önlemek için gerekli tedbirlerin alınmasını emretmişti. Herzl’e göre, 1896-1902 arasında Abdülhamit’le görüşmek için pek çok kez girişimde bulunmuştu. Girişimlerinden ilki 1896 Haziranında yapılmış, Abdülhamit’in hafiyelerinden Leh asıllı Kont Philipp de Newlinski aracılığıyla Filistin karşılığında beş milyon altın teklif edilmiş, Abdülhamit bu teklifi reddetmişti…

Ancak, Abdülhamit döneminde Filistin’e Yahudi göçünün arttığını iddia edenler vardır. Bu iddiaların doğru olup olmadığını anlamak kolay değil çünkü, söz konusu dönemlere ait güvenilir nüfus istatistikleri yoktur. Örneğin Osmanlı salnamelerine göre 1878’de Filistin’de yaklaşık 404 bin Müslüman, 44 bin Hıristiyan ve 25 bin Yahudi (10 bini yabancı uyruklu olarak kaydedilmiş) yaşarken, 1893 nüfus sayımına göre, yaklaşık 372 bin Müslüman, 43 bin Hıristiyan, dokuz bin Yahudi yaşıyordu. Bir başka kaynağa göre ise, 1893’te 80 bin Yahudi yaşıyordu. Bu sayılardan, Abdülhamit dönemine ilişkin doğru bir çıkarımda bulunmak zor.[9]

1904’te Herzl’in ölümünden sonra bazı Siyonistler nerede olursa olsun bir İsrail devletinin kurulması için kolları sıvadılar, bu bağlamda Arjantin, Kanada hatta Texas gibi seçenekler üzerinde duruldu ama en akıllıca girişimi Herzl’in yerini alan Haim Weizman yaptı ve Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Bu çabalarının meyvesini de 13 yıl sonra topladı.

I.3) BALFOUR DEKLARASYONU

Bu ‘meyve’ 2 Kasım 1917’de Britanya’daki Lloyd George Kabinesi’nin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Britanya parlamentosunun Yahudi asıllı üyesi Lord Walter Rothschild’e yazdığı kısa bir mektuptu. Sadece Ortadoğu değil dünya tarihinin de yönü değiştiren bu bir sayfalık mektupta şöyle deniyordu: “Majestelerinin hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist organizasyonun bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”

Dikkat edileceği gibi resmi adıyla ‘Deklarasyon’da kullanılan dil zaman içinde herkesin kendi arzularına göre yorumlamasına olanak verecek kadar muğlaktı. Örneğin ‘Filistin Yahudilerin milli yurdudur’ denmiyordu, bunun yerine ‘Filistin’de Yahudilere bir yurt’ kurulmasından söz ediliyordu. Bunu Yahudiler Filistin’de bir ‘devlet kurmak’ olarak okuyacaklardı. Bunu telafi etmek için, Yahudi olmayan topluluklardan söz ediliyordu ama Filistinlilerin adı anılmıyordu. Yahudi olmayan toplulukların gözetilecek hakları ‘vatandaşlık hakları’ ve ‘dini haklar’ olarak tarif edilirken, Yahudilerin hakları ‘politik statü’ gibi daha farklı bir terimle tarif ediliyordu. Bu beyanı yapan Britanya’nın Filistin ile ne tarihte, ne o dönemde hiçbir ilişkisi yoktu. Hakkında beyanda bulunulan Filistin, hukuken ve fiilen Osmanlı toprağıydı. Balfour Lord Rothchild’den mektubu Siyonist Organizasyona iletmesini rica etmişti ama Siyonist Organizasyon kimleri temsil ediyordu belli değildi. Kısacası mektup İngiliz diplomatik zekâsının mümtaz bir örneğiydi.

Balfour Deklarasyonu’nun ilanından üç hafta sonra General Allenby komutasındaki İngiliz ve Arap birlikleri Kudüs’ü Osmanlılardan teslim aldılar. Bunu Osmanlı birliklerinin Suriye cephelerinde yenilgiye uğratılması izledi. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile tüm Filistin, Britanya’nın kontrolüne bırakıldı. Böylece, yukarıdaki sorulardan biri cevaplanmış oldu: Britanya, ilerde kendisinin olacağından emin olduğu bir toprak hakkında beyanda bulunmuştu.

Diğer sorular ise tarih içinde adım adım cevaplanacaktı. Bunda İngilizlerin de rolü olacaktı elbet ama esas etken Siyonistlerin devlet kurma azimlerine karşılık, Filistinlilerin böyle bir hedeflerinin olmamasıydı.

Bu tarihlerde, değişik kaynaklara göre, bölgede 550-700 bin Müslüman’a karşılık, 40 ila 80 bin Yahudi yaşıyordu. Siyonistlerin bütün çabası, Büyük Devletlerin Filistin’e göçe izin vermesi ve desteklemesiydi. Britanya yetkilileri, Türk resmi tezine gore ‘Osmanlı’yı arkadan hançerleyen’ Mekke Şerifi Hüseyin’i Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verileceği konusunda ikna ettikten sonra Filistin’e Yahudi göçü başladı.

29 Eylül 1923’te Filistin’de bir Britanya mandası kuruldu, Filistinliler buna da itiraz etmediler. Balfour Deklarasyonu bazı değişikliklerle, manda anlaşmasına dahil edildi ve uluslararası hukukun parçası oldu. Filistinliler (ve Arap destekleyicileri) bunun farkında bile olmadılar. Manda idaresi kurulduktan sonra görece sakin bir döneme girildi. 1923-1929 arasında Filistin’e Yahudi göçünde önemli bir düşüş görüldü, çünkü Britanya belli kotalar koymuştu ve bunu katı biçimde uyguluyordu. Ancak durum Nazizmin ve faşizmin ayak seslerinin yükseldiği 1930’lardan itibaren özellikle Polonya’da ve Almanya’da yükselen anti Semitizmle birlikte radikal biçimde değişti. 1931 yılında Yahudiler bölge nüfusunun yüzde 17’sini oluştururken, bu oran 1935’te yüzde 27’ye çıktı.

I.3.1) PEEL KOMİSYONU RAPORU’NDAN İSRAİL DEVLETİ’NE

Yahudiler devletleşmek için canla başla çalışırken, Yahudilere toprak satmakla meşgul olan Filistinliler ancak bu göç akımından sonra uyanmaya başladılar. Öyle ki, Kudüs Müftü’sü Hacı Emin El Hüseyni’nin önderliğinde İngilizlere ve Yahudilere yönelik genel grevler, kaçırtma eylemleri ile manda yönetimini işlemez hâle getirdiler. Bunun üzerine Britanya Sömürgeler Bakanlığı bölgeye ‘Filistin Kraliyet Komisyonu’ adıyla bir heyet gönderdi. Tarihe başkanının adıyla geçen Peel Komisyonu, mevcut durumun gerçeğe oldukça yakın bir fotoğrafını çektikten sonra çözümün bölgenin ‘Yahudi devleti’ ve ‘Arap devleti’ olarak ikiye ayrılmasında olduğu belirtti.

Üç semavi din için önemli olan Kudüs, Beytüllahim, Nasıra, Celile gibi bölgelerle, her iki toplum için de hayati önemi olan Akabe Körfezi’nin girişi manda yönetiminde kalacaktı ama bu bölgeler her iki tarafa da açık olacaktı. Tarihsel olarak bir Arap şehri olarak nitelenen Yafa, Arap devletine verilecek, böylece Arap devletinin Akdeniz’e açılması sağlanacaktı. Yahudi devletine ise Taberiye Gölü ile Akdeniz arasındaki şerit verilecekti. Tek sorun bölgelerdeki Arap ve Yahudi nüfusların mübadelesinin gerekmesiydi.

Komisyonun önerisi 1917 Balfour Deklarasyonu’nu ortadan kaldıracak kadar radikaldi. Ama Filistin tarafı uzun tartışmalardan sonra 1939’da kararını verdi ve planı reddetti. Bu süreçte, Filistinlilerin kurduğu çeteler ile Siyonist çeteler karşılıklı şiddeti tırmandırdılar. Britanya kolluk kuvvetlerinin bu duruma tepkisi çok sert oldu. Her iki tarafın da liderlerini hapishanelere koymakla kalmadı, Filistin tarafından 3 bine yakın direnişçiyi öldürdü. Olayları kışkırtmakla suçlanan Kudüs Müftüsü (ki o yıllarda Nazilerle ve Faşistlerle flört etmeye başlamıştı) yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin 6 milyon Yahudi’yi gaz odalarında soykırıma uğratmasından sonra Avrupa’nın Yahudiler için hiç de güvenli bir yer olmadığı iyice ortaya çıkınca, o ana kadar katı mülteci politikalarıyla Holocaust’a dolaylı yoldan katkıda bulunan ABD Başkanı Harry Truman, Batı’nın diyetini, Müslüman Arapların ödemesi için ilk adımı attı ve Filistin’e Yahudi göçüne ciddi kotalar koyan Britanya’dan 250 bin Yahudi’nin ‘derhâl’ Filistin’e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti. Bu baskı üzerine herkese mavi boncuk dağıtarak oluşturduğu kördüğümü çözemeyen Britanya konuyu 1947’de Birleşmiş Milletler’e (BM) götürmek zorunda kaldı.

O tarihlerde Filistin’de yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu. Ancak paylaşılacak coğrafya çok küçüktü ve taraflar birbirlerinden nefret ediyorlardı. Sonunda Filistin’i parça parça da olsa aşağı yukarı eşit iki parçaya bölen bir plan BM Özel Siyasi İşler Komitesi’ne sunuldu. Yüzölçümü bakımından bakıldığında plan Araplar için 1936’da Peel Komisyonu’nun önerisinden kötüydü. Ancak nüfus kombinasyonu bakımından da Yahudilerin aleyhine durum vardı. Çünkü Yahudi devletinde 498 bin Yahudi’ye karşılık 407 bin Arap yaşayacaktı. Filistin devletinde ise 725 bin Araba karşılık sadece 10 bin Yahudi yaşayacaktı. Nüfusun geri kalan kısmı ise BM denetimindeki Kudüs bölgesinde kalacaktı. Kudüs’ten vazgeçmek ise Yahudiler için de Araplar için de çok zordu.

Araplar duruma şiddetle itiraz ettiler ama Yahudi tarafı planı kabul etmeye karar verdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) nolu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölündü.

I.3.2) İSRAİL DEVLETİ KURULUYOR

Planın kabul edilmesi için gereken üçte iki oyu ilk turda toplanamayınca Yahudi Ajansı’nın lobicileri Amerikalı yetkilileri de seferber ederek Yunanistan, Liberya, Haiti ve Filipinleri özel yöntemlerle ikna ettiler. (Örneğin ABD’nin kölecilik geçmişinin kefareti olarak bizzat kurdurduğu Liberya’yı ikna etmek için hem Siyonist ajanlar zor kullanmıştı, hem de ABD’li lastik yapımcısı Harvey Firestone, Liberya Devlet Başkanı’nı ülkenin ürünlerini boykot etmekle tehdit etmişti.)

29 Kasım 1947 tarihinde BM Genel Kurulu’ndaki tarihî oylamaya geçilirken, ilk oyu verecek Guatemala delegesi daha ağzını açmadan, seyircilerin oturduğu bölümden tiz bir sey eski İbranice bir çığlık atmıştı: “Ana ha Şem hoşia na!” (Ne olur ya RAB, kurtar bizi!) Hz. Davud’a atfedilen Zebur’un Mezmurlarından 118: 25’den alındığı anlaşılan cümle, “Ne olur, ya Rab başarılı kıl bizi!’ diye devam ediyordu. Yahudilerin tanrısı bu acılı çığlığı duymuş olmalı ki, Genel Kurulun 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) nolu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölünmüş; Azınlıkların korunması garanti altına alınmış; Bireysel göçler ve vatandaşlık hakları konusunda tanımlar yapılmış; Kudüs’e uluslararası özel bir statü verilmiş; Filistin’in ekonomik entegrasyonu için uluslar üstü çabalardan söz edilmişti. Karara göre, her iki devlet de, daha önce Filistin’in taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalar ve konvansiyonlara bağlı olacaktı. Böylece Balfour Deklarasyonu bir kez daha teyid edildi.[10]

I.4) ‘NAKBA’: ARAPLARIN BÜYÜK FELAKETİ

Ancak güçlerini abartan Filistinliler ve Araplar BM’nin bu kararını reddettiler. Yahudi tarafının buna cevabı 1937’den beri zaman zaman başvurdukları tedhiş eylemlerini sistematik hâle getirmek oldu. 1948 yılı boyunca para-militer ‘savunma/saldırı’ örgütü Hagannah ve İrgun, Lehi, Stern gibi çetelerin eylemleri sonucu yüz binlerce Filistinli evlerinden kaçmak zorunda kaldı. Bu büyük kaçış, Filistin tarih yazımında ‘Nakba’ (Büyük Felaket) adıyla anıldı.

Askeri zaferler Siyonistleri cesaretlendirdi ve 14 Mayıs 1948’de BM taksim planında kendilerine öngörülen bölgede İsrail Devleti’ni ilan ettiler. Açıklamanın ertesi günü Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan ve Irak, İsrail’e karşı savaş açtı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nı İsrail kazandı ve BM taksim planında Filistinlilere ayrılan toprakların bir bölümünü de işgal etti. Filistin’in güney ucunu oluşturan 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik bir şerit olan Gazze de Mısır’ın eline geçti. Savaş sırasında Arap Birliği’nin girişimi ile kurulan Filistin Ulusal Konseyi, 1 Ekim 1948’de başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’ni ilan etti. Ancak egemen olacağı bir toprak parçası olmadığından bu devletin ilanı kâğıt üzerinde kaldı. Bunlar olurken, Türkiye Filistin Devleti’ni de İsrail’i de tanıdı. Ama biri hayali diğeri somut devlet olduğu için, zaman içinde İsrail’le ilişkilerini kurumsallaştırdı.[11]

İsrail, 1949’da, Manda Hükümeti tarafından Filistin’e uygulanan anlaşmaların artık geçerli görülmediğine dair bir karar aldı. Aslında yeni devletler, manda idarelerinin devamı sayılmadığı için, daha önce yapılan anlaşmaların bağlayıcılığının kalmaması normaldi. Ancak Manda sona ererken, tarafların hiç biri Balfour Deklarasyonu’nun artık geçerli olmadığına dair bir protestoda, bir bildirimde bulunmadıkları için Balfour Deklarasyonu zımnen teamül hukukunun parçası olmuştu. Zaten, İsrail de, ilerki tarihlerde, bu belirsizliği istediği gibi kullandı. Örneğin Balfour Deklarasyonu’nun Yahudi yurdu ile veya Siyonist Organizasyon/Yahudi Ajansı ile ilgili taahhütlere atıfta bulunurken, Yahudi olmayan halklara verilen teminatları hatırlamadı.

I.4.1) FKÖ’NÜN KURULUŞU

Uzun süren bir ‘politikasızlık’ döneminden sonra, Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi’nde Arap devletleri, tarihlerinde görülmemiş bir şey yapıp bir konuda ortak tavır almışlardı. Bir ‘Filistin Milli Fonu’ oluşturmuşlar, askeri okullarına Filistinli öğrencileri almaya karar vermişler, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kurulmasına ve Arap ülkelerinde örgütün ofislerinin açılmasına karar vermişlerdi.

Çekirdeğini 1959’da Yaser Arafat tarafından kurulan El Fetih’in oluşturduğu FKÖ bir şemsiye örgüttü. Şemsiyenin altında, hepsi de Marksistlikle Arap milliyetçisi arasında gidip gelen Filistin Kurtuluş Cephesi (FKC), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) ve Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) vardı.

1964’ten beri esas olarak silahlı mücadeleyi öne çıkaran Yaser Arafat, Yom Kippur Savaşı’ndan sonra diplomasiye ağırlık vererek FKÖ’ye sürgün hükümeti niteliği kazandırdı. Ekim 1974’te örgüt, Arap Birliği, İslâm Konferansı Örgütü ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı. 13 Kasım 1974’te BM Genel Kurulu’nda Yaser Arafat 91 dakikalık bir konuşma yaparak birden dünyanın gündemine oturdu

Bu konuşmayı tarihî kılan, Filistin sorununun ilk kez BM’de bir devlet ya da hükümeti temsil etmeyen bir kuruluş adına dile getirilmiş olmasıydı. FKÖ’nün en aktif üyelerinden El-Fetih’in lideriydi Arafat.

1969 yılı ağustosunda TWA’ya ait bir uçağı Şam’a kaçıran Filistinli eylemcilerden birinin kadın olması o yıllarda büyük sansasyon yaratmıştı. Bu cesur kadının adı Leyla Halid’ti. Uçağa İsrail’in ABD elçisi İsaac Rabin’in bineceği haber alınmıştı ancak Rabin uçakta değildi. Leyla Halid’in katıldığı ikinci eylem ise, İsrail havayolları El Al’ın bir uçağının kaçırılmasıydı. Bu sefer uçakta İsrail Askerî İstihbaratı’nın başı Ahron Yarev’in olacağı haber alınmıştı. Amsterdam’da rehin alınan uçak Amman’a gidecekti ama pilot onları Londra’ya götürdü, ekipten Nikaragualı Patrick orada öldürüldü. Sonra İngilizler Leyla Halid’i tutukladı. Ertesi gün Dubai’den kalkan bir uçak Leyla Halid’i kurtarmak amacıyla kaçırıldı. Ve 28 günlük tutukluluktan sonra Leyla Halid takas edildi. Bu olaylar Filistin davasının dünyada tanınmasını sağladı.

İşte Arafat’ı BM salonlarına kabul ettiren bu tarihçeydi.

Sonrasında FKÖ, ilk merkezi olan Ürdün’den, 1970 yılında, tarihe Kara Eylül diye geçen kanlı bir savaştan sonra çıkarılmış, Lübnan’a taşınmıştı. Ancak 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesine tepki göstermeyerek büyük itibar kaybetti ve Lübnan’dan da çıkarıldı. Merkezden çok uzağa, Tunus’a taşındı.

I.4.2) SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMI

İsrail-Filistin ilişkilerini en çok etkileyen olaylardan biri hiç kuşkusuz 16-18 Eylül 1982 tarihinde yaşanan ve tarihe ‘Sabra ve Şatilla Katliamı’ olarak geçen kanlı olaylardır. Beyrut’un güneyindeki iki mülteci kampı bu tarihlerde İsrail ordusuna bağlı birlikler tarafından kuşatılmış, birliklerin arasına gizlenmiş Lübnanlı Marunî Falanjist milisler tarafından açılan ateş sonunda, Uluslararası Kızıl Haç örgütünün verdiği rakamlara göre Filistinli ve Lübnanlı 2.750 mülteci hayatını kaybetmişti.

İsrail tüm dünyanın tepkisini çeken olaylardaki ölü sayısını 800 olarak açıklamış ancak sorumluluğunu hiçbir zaman üstlenmek istememişti. BM bile 521 sayılı kararı ile katliamı lanetlemiş ancak suçluların adını anmaktan kaçınmıştı. Hâlbuki katliamdan kısa süre sonra bazı Amerikan, İngiliz ve İsrail gazetelerinde olaya bizzat şahit olan doktorların, hemşirelerin anlatıları yer almıştı. Bunun üzerine İsrail hükümeti bir komisyon toplamayı kabul etti. Kahan Komisyonu, 1983 Şubatında sonucu bildirdi: “Ariel Sharon katliamdan sorumlu bulunmuştur, çünkü Falanjistlerin Filistinlilere ve Lübnanlılara duyduğu büyük düşmanlığı göz ardı ederek onları birliklerine dâhil etmiş, onları eylemleri sırasında denetlememiştir. Onun yapması gereken Falanjistlerin kampa girmesini engellemekti.” Peki, bu raporun sonucu ne oldu derseniz, cevap koca bir hiç!

I.4.3) HAMAS KURULUYOR

İşte böylesi bir ortamda FKÖ’nün bıraktığı boşluğu, adını ilk kez 1983’te duyuran ‘Al-Harekât al-Muqawama al-İslâmîya fi Filistin (Filistin’deki İslâmi Direniş Hareketi), kısa adıyla Hamas aldı. FKÖ seküler bir örgüttü ama Hamas, Gazze Şeridi’ndeki mülteci kamplarında faaliyet gösteren Mısır’ın kadim Müslüman Kardeşler örgütünün bağrından çıkmıştı. Yıllar sonra, Hamas’ın kuruluşunda İsrail’in payı olduğu iddia edildi. İsrail’in amacı, güya FKÖ’nün gücünü kırmaktı. Ancak, 14 Aralık 1987’de başlayan İntifada’dan (Ayaklanma) sonra, İsrail’in yanlış hesap yaptığı anlaşıldı. O gün, Gazze bölgesinde bir İsrail kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden olmuştu. Yaralıların bulunduğu hastanenin etrafında toplanarak eyleme geçen gençler Hamas üyesiydiler. Sivil itaatsizlik şeklinde başlayan eylemler kısa sürede Batı Şeria’ya yayılmış, protesto eylemleri, grevler yapılmış. İsrail ürünleri boykot edilmiş, yollara barikatlar kurulmuştu. Filistinli gençlerin ve çocukların sapan, taş ve sopalarına İsrail’in cevabı ağır silahlarla verilmişti. 1993’e kadarki Birinci İntifada’da verilen can kayıpları bini aşmıştı.

I.4.3.1) CİHAT İDEOLOJİSİ

Gazze’de bunlar olurken, 1995’te yapılan İkinci Oslo Görüşmeleri’nin ardından Batı Şeria A (yüzde 17), B (yüzde 24) ve C (5 59) bölgeleri olarak üçe ayrılmıştı. A bölgesi tamamen Filistin (FKÖ) otoritesine, B bölgesi Filistin otoritesi ve İsrail’in ortak yönetimine ve C bölgesi de tamamen İsrail kontrolüne verilmişti. Filistin nüfusunun yüzde 98’i, A ve B bölgelerinde yaşıyordu.

İslâm toprağı olan Filistin’de bir Yahudi devletinin İslâmi açıdan kabul edilmez olduğunu söyleyen Hamas, Filistin’in kurtuluşunun cihatla gerçekleşeceğini düşünüyordu. Dolayısıyla İsrail’le görüşmeye gerek duymuyordu. 1 Haziran 2001’de İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki intihar saldırısından sonra gazetecilere mülakat veren Hamas sözcüsü, diş hekimi Abdülaziz Rantissi “eğer İsrail işgali bitmezse ölülerimizi onların üstlerine püskürteceğiz” demişti. Filistin’de Hamas’ın kontrol ettiği Gazze’deki üniversitelerin duvarlarında ‘İsrail nükleer bombalara sahipse bizim de insan bombalarımız var’ yazıyordu. İlan tahtalarında canlı bomba olarak ölüme giden ve ‘şehitlik mertebesine ulaşan’ kahramanlara verilen beratlar, diplomalar asılıydı. Şehitlerin hikâyeleri web siteleri, duvar gazeteleri, kulaktan kulağa anlatılan hikâyelerle toplumun her katmanına yayılıyordu.

Ancak 2001’in sonbaharında başlayan ‘İkinci İntifada’ ilki gibi başarılı olmadı. İsrail’in de Hamas’la görüşmek istemediği, Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Ahmed Yasin’in 22 Mart 2003 sabahı cami çıkışında İsrail helikopterinin füze saldırısında öldürülmesiyle anlaşıldı. Halefi, Abdülaziz Rantissi de 17 Nisan 2003’te aynı şekilde öldürülünce, Hamas’la İsrail’in arası iyice açıldı. İsrail için en kötüsü, 2004 yılı kasım ayında Yaser Arafat’ın ölümüyle başlayan ve Ocak 2005’te Abbas’ın devlet başkanlığıyla devam eden siyasî süreçti.

Yaser Arafat’ın ölümü üzerine Ocak 2005’te Batı Şeria’da yapılan seçimlerde Abbas ‘Sürgündeki Filistin Devlet Başkanı’ seçildi. Abbas, FKÖ’den yetişme bir liderdi ama Oslo Görüşmeleri sırasında izlediği yol yüzünden Arafat’ı eleştirmiş ve zaman içinde Arafat’ın çizgisinden uzaklaşmıştı. İsrail’le görüşmelere devam edilmesini ve ‘İki devletli çözümü’ savunduğu için de Hamas tarafından sevilmiyordu. Öyle ki Hamas, El Fetih üyelerini kaçırıyor, dizlerinden vuruyor, hatta öldürüyor, El Fetih de Hamas üyelerinin Batı Şeria’ya girmesine izin vermiyordu.[12]

Sabık Yaser Arafat yönetiminin yolsuzluk ve kötü yönetim hikâyelerinin ayyuka çıktığı bir ortamda, Hamas temiz siyaset vaat ederek, 25 Ocak 2006’da yapılan parlamento seçimlerinde 132 sandalyeli Filistin Meclisi’nde 74 sandalye kazandı. Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın El Fetih hareketi 45 sandalyede kalmıştı. İsrail’in Gazze’nin tamamı ve Batı Şeria’nın bir bölümünden çekilmesi de Filistin halkı nezdinde Hamas’ın hanesine yazıldı.

Mart 2006’da, o güne dek, İsrail’in varlığını tanımadığını açıkladığı için İsrail tarafından muhatap alınmayan Hamas, El Kaide’nin, İsrail’i Filistin’den çıkarmak için yaptığı cihat çağrısını, Hamas’ın hedefinin sadece işgal altındaki toprakları kurtarmak olduğunu söyleyerek reddetti. Ancak, İsrail bu beyana itibar etmemekte ısrar etti. Ve bu günlere gelindi. İsraillilerin derin beka endişesini ve Filistinlilerin derin mağduriyet duygusunu giderecek bir çözüm bulunmazsa, korkarım bu savaş her iki tarafı da tüketecek…[13]

II. AYRIM: FİLİSTİN’İN “BUGÜNÜ”

Filistin’in “bugünü”ne ilişkin olarak, öncelikle Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs’teki durumla başlamakta yarar var.

II.1) GAZZE, BATI ŞERİA, DOĞU KUDÜS’TE DURUM

Fidel Castro’nun, “İsrail’in Gazze operasyonu bir soykırımdır, faşizmin yeni bir şeklidir,” diye betimlediği, “Abluka altında yaşayan 1.5 milyon Gazzeli”nin[14] hâlini en iyi Naziler’in yarattığı Varşova’daki Yahudi Gettosu anlatır!

‘Oxfam’ın Başkanı Jeremy Hobbs, “Dünya güçleri başarısız olmuş ve Gazze halkına ihanet etmiştir,”[15] derken, ‘The Observer’ın, abluka altındaki Gazze’de yeni bir nesil öfke içinde ve tecrit edilmiş hâlde büyürken dünya bu sorunu daha fazla gözardı edemez,”[16] demeden edemediği hâl sömürgeci vahşetten başka bir şey değildir!

Yavuz Oğhan’ın, “Issız sokaklar, yıkılmış binalar. Acil gıda satan dükkânlar hariç kepenkler kapalı. İnsanlar sokaklardan uzak. Her an bomba gelebilir endişesi var. Burası Gazze. Yıllardır açık hava hapishanesi gibi yaşayan Filistin kenti,”[17] diye resmettiği Gazze Şeridi, uzunluğu 41 kilometre, genişliği 6-12 kilometre arasında değişen daracık bir toprak parçası. Tam 1.8 milyon Filistinli’ye evsahipliği yapıyor. Yani dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek yeri.

İsrail’in 2005’te Yahudi yerleşimlerini boşaltarak tek taraflı çekilmesinin ardından üç büyük savaş yaşandı. İlki Hamas’ın bölgeyi ele geçirmesinin ardından 2008 Aralık- 2009 Ocak’ında, ikincisi 2012 Ekim’inde, üçüncüsü ve sonuncusu da 2014 yazında. 2014 yılında 50 gün süren savaşın enkaza çevirdiği Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası toplum devreye girdi.

İsrail ateşkes icabı Kerem Şalom sınırını yardım geçişlerine, Erez’i insani geçişlere açık tutuyor, yetkililer Gazzeli balıkçıların 6 mil içinde avlanmasına geçit verdiklerini söylüyorlar. İçerideki Filistinliler buna katılmasa da… Dünyanın Gazzelilere vaat ettiği 5.4 milyar doların da sadece 340 bin doları sağlanabilmiş durumda.

İsrail ve Filistin Yönetimi yeniden inşa için Gazze Koordinasyon Birimi’ni oluşturmuş. Projelerin onayı bu birimden geçiyor. İsrail Hamas’la açıktan temas kurmuyor. Bugüne dek 469 onaylanmış proje var. Yaraları saracak asli yatırımlar için kesenin ağzını açan ülke ise Katar Şeyhliği. Katarlıların para akıttığı yollar, su tesisleri gibi altyapı projeleri. Almanlar okullar, Hollanda tarım yardımına odaklanmış. Türkiye ise Aşdod limanından bolca çimento ve yardım malzemesi yolluyor ama yatırımlarda adı pek az anılıyor. Diyaliz özelliği olan bir hastane inşası, Han Yunus için onayı alınmış ama henüz başlanmamış bir mezbaha ve elbette camiler… Diyanet İşleri Başkanlığı, son savaşta yıkılmış 9 caminin yeniden inşasına soyunmuş…[18]

İsrail’in Gazze saldırısının travmasıyla Filistinli çocukları savaş sanatları okullarına itiyor. Bıçak üstünde yürüyüp çivi üstünde yatan çocuklar, “Herkes bizden korksun!” diyor.

Harap edilmiş Gazze’deki kung fu ve karate öğreten kulüplere rağbet, pedagoglara göre saldırı yüzünden yaşanan zihinsel travmanın kısırdöngü hâli aldığına delil.

9 yaşındaki Salih al-Masri, kırık cam parçalarının üstünde dişlerini sıkarak yürürken “Kendisini, ailesini ve ülkesini Yahudilerden korumak için savaş sanatları öğrendiğini” söylüyor. Beyt Lahiya’daki kursun eğitmenlerinden Helmi Matar’a göre, aileler bastırılmış enerjileri ve dikkatleri dağılsın diye çocuklarını bu kurslara yazdırıyor. Gazze’nin kung fu ve karate birliği de savaştan beri öğrenci sayılarının katlandığını doğruluyor.

Uzmanlar ise 1.4 milyonluk nüfusunun yarıdan fazlası 18 yaşından küçük olan Gazze’de genç kuşakların şiddet kıskacına kapılmasından endişeli. Gazze Halkı Ruh Sağlığı programının başındaki İyad Sarraj, “Şiddet şiddeti doğurur” vurgusu yapıyor. Psikolog Samir Zaqut da, kurs sahiplerinin tehlikeli sporlara duyulan ilgiyi teşvik etmesini eleştirerek “Gazze’nin çocukları zaten yeterince ıstırap çekti” diyor![19]

Burada bir parantez açıp hatırlatalım: Gazze ablukası yani zulmü sadece Siyonist İsrail’in değil; Mısır ve ABD’nin de eseri…

“Nasıl” mı?

Remzi Barud’un, “İsrail’in Gazze ablukasını derinleştirmesine şimdi de metal bir duvarla yardımcı olan Mısır’ın bu kararını haklı çıkaracak bir gerekçe yok,”[20] uyarısını dillendirdiği güzergâhta Mısır, ABD ordusundan bir mühendis grubunun katılımıyla Gazze sınırına çelik duvar inşa ediyor. Kahire bu eylemi ulusal egemenlikle gerekçelendirirken, duvar İsrail’in Gazze’ye dayattığı ablukayı güçlendiriyor.[21]

BBC’ye göre yeni metal duvar, 10-11 km uzunluğunda bir hat boyunca 18 metre derinliğe çakılmış olarak inşa ediliyor. Amerikalı askeri mühendislerin dizayn ettiği ve ABD’de üretilen birbirine geçmeli metal duvarın bombaya dayanıklılığı da test edilmiş durumda. Tünelcilerin yeraltında delmesini önlemek için kesilmez ve erimez madde kullanıldı…[22]

Evet Zuhair Bahloul’un ifadesiyle, “Gazze bir hapishane. Hayat umutsuzlukla, acı ve nefretle dolu…”[23]

Ve Gazze’den “farksız” Batı Şeria!

“O da neden” mi?

Mesela… ABD’nin İsrail- Filistin Temsilcisi Martin Indyk, işgal altındaki Batı Şeria’da uluslararası hukuka göre yasadışı Yahudi yerleşimlerinin en az yüzde 75-85’inin İsrail egemenliği altında kalacağını vaat etti. Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki toplam Yahudi yerleşimci nüfusu 550 bini buluyor![24]

Ya da Fehmi Hüveydi, “İsrail’in Batı Şeria’daki iki mekânı kendi tarihi mirasına katması kimseyi şaşırtmasın. Araplar susarken İsrail niçin onları korusun ki?”[25] derken; Slavoj Zizek de ekliyor: “Dünya bir gün uyanıp Filistinlilere ait bir Batı Şeria olmadığını, bölgenin Filistinlilerden arındırıldığını görecek ve gerçeği kabul etmek zorunda kalacak![26]

İşte birkaç çarpıcı örnek!

1 i) İsrail-Filistin barış sürecinde en büyük engellerden biri olarak görülen Yahudi yerleşimlerinin işgal altındaki Batı Şeria’nın yüzde 42’sini kaplar hâle geldiği belirtildi. İnsan hakları örgütü ‘B’Tselem’in 6 Temmuz 2010’da açıkladığı rapora göre, bu yerleşimlerin yüzde 21’i ise İsrail Yüksek Mahkemesi’nin yasağına rağmen Filistinlilere ait özel mülk statüsündeki arazilere inşa edildi![27]

2 ii) İsrailli insan hakları örgütü ‘Peace Now/ Barış Şimdi’, Batı Şeria’da 13 binden fazla yeni evin inşa edilmesinin onaylandığı ve Yahudi yerleşimleriyle ilgili moratoryum sona erdiğinde inşaatın başlayacağını bildirdi. Buna göre 2 bin 66 konutun temeli çoktan atıldı, kalan 11 bin konut da hükümetin nihai onayını aldı, üstüne üstlük 25 bin konut inşaatı daha hükümetin onay vermesini bekliyor. Bir hükümet yetkilisi de, yaklaşık 2 bin evin inşaatının ek bir onaya gerek kalmaksızın başlayabileceğini doğruladı![28]

iii) İsrail’de aşırı dinci Yahudi yerleşimciler işgal altındaki Batı Şeria’da hükümetin 10 aylığına inşaatları dondurma kararına meydan okuyor. Beytüllahim yakınındaki Alon Şivut’a çoluk çocuk giden 50 kadar yerleşimci, kendi evlerini inşaya başladı. “Hükümetin dondurma kararına yanıtımız bu” diyen yerleşimci liderlerden Yahudit Katzover, “Yetkililer bizi durdurursa bile yeniden geleceğiz” sözleriyle rest çekti. Anketler İsraillilerin yerleşimlere karşı çıkmaya başladığına işaret ediyor. Kanal 10’un anketine katılanların yüzde 46’sı yerleşimlere karşı çıkarken, destekleyenlerin oranı yüzde 31’de kaldı, yüzde 23’lük kitle fikir belirtmedi. 2008 Eylül’ün de yerleşimlere destek yüzde 44.7 oranındaydı![29]

1 iv) Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 120’den fazla yerleşim biriminde 500 bin Yahudi yaşıyor. İsrail’in Yahudi yerleşimleri oluşturma politikası 40 yılı aşkın süredir devam ediyor. İsrail ilk olarak Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinlileri yerlerinden ederek Yahudi yerleşim planını uygulamaya başladı. 1967 sonrası Batı Şeria ve Gazze’de de bu yerleşimler yapılmaya başlandı![30]

2 v) Netanyahu, Lieberman’ın BM’de sunduğu Filistin devleti vizyonunun resmi tutumu yansıtmadığını söylese de Batı Şeria’daki yerleşim haritası gerçeği açık ediyor. ‘Toprak üzerindeki gerçekler’ İsrail’in politikasını açıkça yansıtıyor![31]

3 vi) İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Batı Şeria’daki bir Yahudi yerleşim biriminde 112 konutun daha yapımına onay verdi![32]

vii) Binlerce İsrailli, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimlerinde inşaat yasağının kalkmasını kutladı![33]

viii) Batı Şeria’da İsrail işgali altındaki Filistin topraklarından onlarca ev satın almış İsrail Toprak Fonu adlı örgüt şimdi de gözünü Ürdün’e dikti. Örgütün Başkanı Ariyeh King, Avrupa’da yaşayan Yahudilerin Ürdün’den toprak ve ev satın alması için gereken prosedürleri organize ettiklerini açıkladı. “Osmanlı dönemi ve Britanya mandasıyken Ürdün’de satın alınmış binlerce Yahudi mülkü var” iddiasında bulunan King, Ürdün’ün 1946’da bağımsızlığını ilan etmesinin ardından tapularının iptal edildiğini hatırlattı. Tapuların kayıtlarına sahip olduklarını söyleyen King İsrail vatandaşlarının Ürdün’de mülk edinmelerine izin verilmediğinin anımsatarak, “Avrupa ülkelerinden Yahudilerin Ürdün’de mülk alabilmesi için uğraşıyoruz. Daha sonra buraya yerleşeceğiz” dedi![34]

1 ix) ‘Haa’retz’, Batı Şeria’daki İsrail yerleşkelerinde ordunun halkı silahlandırdığını yazdı![35]

Geçerken anımsatalım: “İsrail Dış İşleri Bakanlığı temsilcisi Ze’ev Elkin Benjamin, İsrail’in Batı Şeria’nın bir kısmının tamamen ilhak edilmesini savunuyor. Burada yeni olan hiçbir şey yok… Elkin bir de kıkırdayarak, “Batı Şeria Ortadoğu’nun en güvenli bölgesi” dedi… Burada hayret verici şey şudur ki, Batı Şeria işgal edilen bir Filistin toprağıdır. Nüfusu neredeyse tamamen namlunun hedefindedir, özgürlükleri yoktur ve hiçbir haktan yararlanamamaktadırlar. Toprakları yeni yapılan illegal yerleşim yerleri yüzünden her geçen gün daha fazla işgal edilmektedir. Bunların sayıları şimdilik yarım milyonu geçmiştir.”[36]

Bular Batı Şeria’dan veriler. Ardından, Johann Hari’nin, “Filistinliler ne zaman müzakere masasına otursa onlardan daha fazla şey çalınıyor. İsrail’in son olarak Doğu Kudüs’te 1600 konut inşa edeceğini duyurdu,”[37] notunu düştüğü Doğu Kudüs’deki hâle ilişkin hızla birkaç veri sıralayalım…

1 i) 1967’deki işgalle başlayan süreçte Batı Şeria’daki yerleşimci sayısı 280 bine çıkmış durumda. Filistin’in başkent hayali kurduğu Doğu Kudüs’e ise 190 bin kadar Yahudi yerleştirilmiş durumda. 2001’den beri her yıl yerleşimci nüfusu yüzde 5-6 oranında artıyor![38]

2 ii) İsrail’in Doğu Kudüs’te yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmeyi planladığı bildirildi. İsrail’de yayımlanan ‘Ha’aretz’in haberine göre İsrail, 14 bin Filistinlinin barındığı Ras el Amud semtine 104 bin hane inşası için belediyeye başvurdu![39]

iii) Barak, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinde 500 konutun inşaatına onay verdi![40]

1 iv) Filistin’in BM’de “gözlemci devlet” statüsü kazanmasının ardından işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında 3 bin konutluk yeni yerleşim yeri kurma kararı büyük tepki çeken İsrail yönetimi, kulağını dünyaya kapadı. İsrail, Doğu Kudüs’ün Ramat Shlomo bölgesinde 1700 konutluk yeni bir yerleşim birimi daha kuracak![41]

2 v) İsrail kabinesinin aldığı, Batı Şeria’daki Filistin topraklarında Yahudi yerleşimi inşaatlarının 10 ay süreyle durdurulması kararına rağmen, Barak, 28 kamu binasının yapımına onay verdi. Barak’ın yeni onay verdiği inşaatlar arasında okullar ile diğer kamu binaları bulunuyor![42]

3 vi) Obama yönetimi İsrail ile Filistin arasında dolaylı müzakereler başlatmaya çabalarken, İsrail hükümeti işgal topraklarında yerleşim inşasını durdurma yolunda 2010’un Kasım ayında ilan ettiği 10 aylık moratoryumu deldi. Barak, aşırı dinci Yahudilerin yaşadığı Beytar İllit’de 112 konut inşasını onayladı. İsrail moratoryuma rağmen yeni inşaatlara onay vermekten çekinmemiş, kimi yerleşimlerde inşaatların durdurulması kararına uyan olmamıştı![43]

vii) İsrail Yüksek Mahkemesi’nin kararı üzerine Kudüs’ün Şeyh Cerrah semtinde 53 Filistinlinin barındığı evler yıkıldı![44]

viii) İsrail’in işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah semtinde 19’u çocuk 53 Filistinli’yi evlerinden atıp Yahudi yerleşimcileri yerleştirdi![45]

1 ix) İsrail, Filistinlilerin müstakbel başkent olarak gördüğü Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’ni Yahudileştirme çabalarını sürdürüyor. İsrail Yüksek Mahkemesi, 10 dönümlük alanda oturan 30 Filistinli aile adına açılan davada Yahudi yerleşimciler lehine karar verdi![46]

2 x) Doğu Kudüs’teki Filistinli ailelerin evleri bir bir ellerinden alınıyor. Örnek El Kürd ailesi… Doğu Kudüs’ün kalbi Şeyh Cerrah Mahallesi’nde, El Kürd ailesinin mahkeme kararıyla boşaltılan evi, yine mahkemece Yahudi yerleşimcilere teslim edildi. Böylece yasal yolla evlerinden edilen Filistinli ailelerin sayısı 4’e ulaştı. 24 ailenin aynı sorunla karşıya karşıya olduğu belirtiliyor. 65 yaşındaki Nebil el Kürd, annesi 85 yaşındaki İmm el Nebil, karısı Meysun (42), çocukları ve torunları şimdi evlerinin bahçesinde kurdukları çadırda, sağa sola atılmış eşyalarının ortasında, komşuları, akrabaları ile birlikte otururken, iki ayrı aileye daha evlerini boşaltmaları için tebligat geldi![47]

3 xi) İsrail’in işgal ve ilhak edip Yahudi yerleşimlerle doldurduğu Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere uyguladığı şiddetin sonu gelmiyor. ‘Ha’aretz’e göre yerleşimciler 3 Kasım 2009’da Şeyh Cerrah yakınlarındaki Filistinli Hanun ailesini zorla evinden attı. Bölge mahkemesinin ailenin arazi anlaşmazlığıyla ilgili başvurusunu reddi sonrası düzinelerce yerleşimci ellerinde mahkeme emirleri ve kiraladıkları özel güvenlikçilerle eve dalıp aileyi ve eşyalarını tahliye etti. Kış yaklaşırken Hanun ailesinin evlerinden atılmasını protesto eden civardaki Filistinliler tahliye sırasında yerleşimcilerle çatıştı![48]

xii) Filistinlilerle yeni müzakere için Yahudi yerleşimlerinin durdurulması talebini geri çeviren İsrail, Doğu Kudüs’teki Gilo’ya 900 konut inşasına onay verince tepki çekse de İsrail tınmadı: “Kudüs bizim, istediğimizi yaparız”![49] Ve Doğu Kudüs’ün Gilo Yahudi Mahallesi’nde planladığı 1400 konutluk proje, Kudüs Belediyesi’nin planlama ve inşaat komisyonunca görüşülerek onaylandı![50]

xiii) İsrail işgal altındaki topraklarda yeni konutlar yapma kararı aldı. Kudüs’ün kuzeydoğu mahallelerinde yaklaşık 240 birimlik konut projelerini onayladığı ortaya çıktı![51]

xiv) İsrail Planlama Komitesi, 19 Aralık 2012’de Doğu Kudüs’teki Givat Hamatos Mahallesi’nde 2 bin 610 yeni yerleşim biriminin inşasına onay verdi. İsrail İçişleri Bakanlığı, Kudüs’ün Ramet Şalomu köyünde 1500 yeni yerleşim biriminin imarına onay verdiğini açıkladı![52]

1 xv) İsrail’in Filistinlilerle dolaylı müzakerelerin başlamasından hemen önce Doğu Kudüs’te 1600 yeni konut inşa etme kararı büyük bir aşağılamadır![53]

xvi) Kudüs’te çok uzun zamandır istediği gibi at koşturan İsrail’in, Doğu Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesindeki Filistinlileri tahliye etmesi dostlarını bile kızdırdı. Batılı müttefiklerinin yerleşimlere dair tepkisi de artarken, Netanyahu tecrit edilmek istemiyorsa bir daha düşünmeli![54]

xvii) Doğu Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesinde başmüftüden kalma Çoban Oteli’ni yıkıp konut inşasına onay verildi. ABD’nin uyarısına İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, “Yahudiler diledikleri yere inşaat yapar” restini çekti![55]

xviii) Doğu Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin evlerinin yıkılmasına tepki olarak protesto gösterilerini arttırmaları üzerine, İsrail hükümetinin Filistinlilere daha sert yaptırımlara yöneldi. Kudüs Valisi Nir Barkat’ın Filistinlilere ait Doğu Kudüs’teki 22 kaçak evi turizm merkezi yapmak için yıkmayı planladıklarını açıkladı![56]

xix) ‘Ha’aretz’e göre Doğu Kudüs’e yıllar içinde tam 50 bin yeni konut yapılacak… Kudüs belediyesi planlama komisyonu yetkilileri, ‘Ha’aretz’e, onay alan 1600 konutun dahil olduğu 50 bin konutluk plan bulunduğunu, bunların 20 bininin onay alma ve hayata geçirilme aşamasına geldiğini, gelecek bir kaç ve hatta on yıllarda yerleşim inşaatı planlarının Doğu Kudüs’e odaklanacağını söyledi. 1600 konut inşaatı, ultra-Ortodoks Yahudilerin yaşadığı Ramat Şlomo semtine yapılacakken; İsrailli örgüt ‘İr Amim/ Halklar kenti’, Doğu Kudüs’teki yerleşimlerin ilk halkasının eski kent, ikincisinin tarihi havzadaki Filistin semtlerini içine aldığını, üçüncüsünün varolan yerleşimleri doğuya genişlettiğini söyledi. Givat Hamatos’da 3 bin 500, Gilo’da 3 bin, Har Homa ve Pisgat Ze’ev’de 1500’er, Ramot’da 1200, Armon Hanetziv’de 600, Neveh Yaakov’da 450 konutun onay noktasına geldiğini aktaran örgüt “Yeni yerleşimler çözüm konusunda İsrail’i geri dönüşü olmayan noktaya getirecek,” dedi![57]

1 xx) ABD, Ortadoğu barış süreciyle ilgili takvim belirleyip yol almaya çalışırken, İsrail süreci başlamadan torpilliyor. Filistin tarafının Yahudi yerleşimlerinin tamamen durdurulması şartına karşı geçen kasımda 10 aylığına sadece yeni yerleşim planlarını askıya almış İsrail, buna rağmen işgal altındaki Doğu Kudüs’te faaliyetleri sürdürüyor. Kudüs belediyesi, tarihi Zeytin Dağı’nda 24 daireden oluşan dört apartmanın inşasına onay verdi. Binaları müstakbel Filistin devletinin başkenti görülen Doğu Kudüs’teki Arap mahallelerinde Yahudi nüfusunu artırma çabalarının en büyük destekçisi Amerikalı milyarder Irving Moskowitz dikecek. Doğu Kudüs’teki ünlü Shepherd Hotel’in sahibi, bölgede dini okul da yaptırmıştı. İsrail’in 1967’de işgal ettiği Doğu Kudüs’ü Yahudileştirme çabalarının sonucu bölgede yaşayan Yahudi sayısı 200 bini bulurken 250 bin Arap evlerinin yıkılması ya da ellerinden alınıp yerleşimcilere verilmesi gibi uygulamalara maruz kalıyor. Kasımda Gilo’da 900 konut yapma planını duyurmuş İsrail Konut Bakanlığı, 28 Aralık’ta Pisgat Zeev’de 198, Neve Yaakov’da 377 ve Har Homa’da 117 konut için ihaleye çıkmıştı![58]

Ve nihayet “Bazı geceler, yine kapımıza gelip beni götürecekleri korkusuyla uyuyamıyorum,” diyen 14 yaşındaki Ahmed Dana, işgal altındaki Doğu Kudüs’te yerleşimcilere taş attığı gerekçesiyle gece yatağında uyurken, İsrail polisi tarafından gözaltına alınan çocuklardan biriyken; İsrailli insan hakları örgütü ‘B’Tselem’in 13 Aralık 2010’da açıkladığı rapor, İsrail’de taş atan çocukların yaka paça gözaltına alınarak sorgulandığını ortaya koyuyor.[59]

Tam da bu tabloda Abdulbari Atwan herkesi uyarıyor: “İsrail’in Doğu Kudüs’te inşaatı durdurmayacağı ve Filistinlilerin verecek ödünü kalmadığına göre, ABD’nin dolaylı müzakere başlatmasının anlamı yok. Araplar Obama’nın kendilerine garanti verdiğini söyleyerek müzakereleri destekliyor, ancak kendilerini kandırıyorlar”![60]

II.2) VAHŞET KARELERİ

Gönül Tol’un, “İsrail’in hiçbir zaman meşruiyet kaygısı olmadı. Yahudilerin Nazilerin elinde yaşadıkları o korkunç kıyım, İsrail devletinin gözünde her türlü saldırgan politikayı meşru kıldı,”[61] biçiminde formüle ettiği Siyonist vahşet kareleri hakkında Robert Fisk de, “İsrail ordusunun Lübnan’da sivillere ateş açtığını görmüşlüğüm var. Sabra ve Şatila’yı, iki Kana katliamını ve Gazze katliamını da,”[62] notunu düşer!

Bu gerçeğin birçok kanıtı var; işte bunlardan bir kaçı!

1 i) BM eski uluslararası savaş suçları savcısı Richard Goldstone, İsrail’in Gazze’yi abluka altında tutmasının da 1.5 milyonluk Gazze halkını “toptan cezalandırma” anlamına geldiğine işaret etti![63]

2 ii) ‘Uluslararası Af Örgütü’nden sonra BM de İsrail’in 27 Aralık 2008’de başlayan 22 günlük Gazze saldırılarında savaş suçu işlediğine dair kanıtlar bulunduğuna kanaat getirdi. 300’ü çocuk 1400 sivilin öldüğü saldırıları BM İnsan Hakları Konseyi adına araştıran Güney Afrikalı yargıç Richard Goldstone, hazırladığı raporu 15 Eylül 2009’da gazetecilere aktarırken, “İsrail ordusunun savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamına girebilecek çok sayıda eylemde bulunduğu sonucuna varıldı,” dedi![64]

iii) Londra Üniversitesi Adli Mimari birimiyle ortaklaşa hazırladığı ‘Kara Cuma: Refah’ta 2014 İsrail-Gazze Krizinde Yaşanan Katliam’ başlıklı raporda, detaylı multimedya materyallerinden elde edilen kanıtlar sonucu, İsrail’in Gazze’nin güneyindeki Refah kentine sistematik ve kasti hava ve kara saldırıları düzenlediği, bunun sonucu olarak 135 sivilin hayatını kaybettiği kaydedildi. İsrail’in bu saldırılarla insanlığa karşı suç işlediğini bildiren ‘Af Örgütü, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Direktörü Philip Luther’in konuya ilişkin görüşlerine raporunda yer verdi. Luther, “Refah’ta sivillerin yaşadığı yerleşim yerlerinin bombalandığına ve İsrail güçlerinin savaş suçu işlediğine dair güçlü kanıtlar mevcut. Bu orantısız saldırılar, İsrailli asker Hadar Goldin’in kaçırılması dolasıyla düzenlendi ve insan hayatına itibar edilmediğini gözler önüne serdi” dedi![65]

1 iv) İsrail’de eski askerlerin Filistin’in işgalinin zararlarını ortaya koymak için kurduğu ‘Breaking The Silence/ Sessizliği Bozmak’ adlı sivil toplum örgütü 240 sayfalık bir rapor yayımladı. “Gazze’de Böyle Savaştık 2014” başlıklı raporda yaz aylarında İsrail’in Hamas’a yönelik askeri operasyonunda savaş hukukuna aykırı eylemleri yer aldı. 2 bin 100’den fazla Filistinlinin öldüğü çatışmada sivillerin yaşam hakkının ihlâl edildiği açıkça ortaya kondu![66]

2 v) İsrail’de ‘Breaking the Silence’ın 100’den fazla askerle konuşarak yayınladığı raporda, askerlerin “Sivil olsa bile her gördüğünüze ateş açın,” emri aldığı ortaya çıktı![67]

3 vi) İsrail askerleri 5 yaşındaki Vadi’yi gözyaşlarına aldırmadan gözaltına aldı… İsrail insan hakları örgütü ‘B’Tselem’, askerlerin 5 yaşındaki bir çocuğu gözaltına alarak anne babasını tehdit etmenin ve babasını kelepçeleyerek gözlerini bağlamanın normal bulunmasının özellikle rahatsız edici olduğunun altını çiziyor![68]

vii) Batı Şeria’nın Nablus kentinde İsrailli yerleşimcilerin bir evi kundakladığı, olayda Filistinli bir bebeğin yanarak hayatını kaybettiği belirtildi. BBC’nin bölge sakinlerinin ifadesine dayandırdığı habere göre; Nablus kentinin Duma kasabasında, 18 aylık bir bebek ve ailesinin yaşadığı ev kundaklandı. Anne-baba ve hayatını kaybeden bebeğin büyük kardeşi ağır yaralandı. Saldırganların evin yanında bir duvara İbranice “intikam” yazan bir graffiti bıraktı. Tanıklar, eve yangın bombası atıldığını söyledi. Baba, eşini ve büyük oğlunu kurtarırken, 18 aylık bebek hayatını kaybetti![69]

viii) Batı Kudüs’te ‘Eşcinsel Onur Yürüyüşü’ düzenleyen İsrailli gruba ultra Ortodoks bir Yahudi tarafından bıçaklı saldırı yapılmış, 6 kişi yaralanmıştı. Yaralanan 16 yaşındaki Şira Banki, hastanede sürdürdüğü yaşam mücadelesini 2 Ağustos 2015’de kaybetti![70]

1 ix) İsrail’de, Radikal dinci Yahudi bir ailenin düğününde, Filistinli bir ailenin ölümünün kutlandığını gösteren bir video ortaya çıktı. İsrail’i şoke eden ‘Yahudi terörü’, 31 Temmuz’da Batı Şeria’daki Duma köyünde Filistinli bir aileye ait evin ateşe verilmesi sonucu 18 aylık bebek Ali Davabşeh ile ebeveynlerinin ölmesiyle su yüzüne çıktı. Davabşeh ailesinin sadece dört yaşındaki diğer oğulları sağ kalmıştı. Düğüne katılanların dans ettiği videoda, bir kişinin elinde molotof kokteyli ve bıçak olduğu görülüyor. Bir başka kişi de ölen bebek Ali’nin fotoğrafını bıçaklıyor![71]

2 x) Batı Şeria’nın kuzeyindeki Nablus kentinde, İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu Refik Kamil Refik et-Tac adlı Filistinli İsrail askerlerinin açtığı ateş sonrası vücudunun farklı yerlerinden vurularak öldürüldü. Olayın duyulmasının ardından Beyta beldesi girişinde toplanan bir grup, İsrail askerlerini protesto etti. İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon da öğle saatlerinde bir Filistinliye ateş ederek yaralayan, akşam saatlerinde ise Filistinli bir genci öldüren İsrail askerlerini tebrik edip, “Zaten terörle mücadele için gerekli olan da bu,” dedi![72]

3 xi) Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da 17 Ekim 2015’de gerçekleşen üç ayrı bıçaklama olayında, İsraillilere saldıran üç Filistinli öldürüldü![73]

xii) BM Güvenlik Konseyi, Ekim’de 38 vatandaşını kaybeden Filistin’deki artan şiddet olaylarını görüşmek için toplandı. BM İnsan Hakları Özel Raportörü Makarim Wibisono, “İsraillilere saldırdığı düşünülen Filistinliler gözaltına alınmak yerine vuruluyor ve öldürülüyor,” dedi![74]

xiii) Filistin el-Youm ve MAA haber ajanslarının bildirdiğine göre, 24 Aralık 2015 sabahı buldozerlerle el-Arakib köyüne giren İsrail askerleri Filistinlilere ait köyü 92’nci kez yıktı. El Arakib köyü 1948’de işgal edilen Nakab bölgesinde bulunuyor. Köyün en son bir ay önce İsrail askerlerinin saldırısına uğradığı ve 91’nci kez yıkıldığı bildirildi. İsrail, Nakab bölgesindeki Filistinlilere ait 51 köyü resmi yerleşim birimi olarak tanımadığını belirtirken, 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarında yoğun şekilde Yahudi yerleşim merkezleri inşa ediyor![75]

xiv) Batı Şeria’nın Duma köyünde Yahudi yerleşimciler tarafından evleri kundaklanan Filistinli Devabişe ailesini ziyaret eden ve İsrail’de yükselen şiddet ve kine dikkat çeken Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin ölümle tehdit edildi![76]

xvii) Hebron, Batı Şeria’daki İsrail işgal bölgesinde bir şehir. Hebron resmi olarak Filistin’e bağlı olmasına rağmen, Filistinliler İsrail işgali altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Kentin pek çok noktasında İsrail askeri tarafından kontrol noktaları kurulmuş.

Hebron’da yaşayan Filistinliler, İsrail işgali altında hayatta kalma çabalarını anlatıyorlar. Hebron şimdilerde İsrail işgali altında. Hebron’da el Halil şehrinde evi olan 52 yaşındaki Hashem Azzeh, yaşadığı şehirde pek çok değişikliğe tanıklık etti.

Azzeh’in anlatımıyla, yerleşimciler meyve ağaçlarını zehirliyor, su borularını kesiyor ve ailesine saldırıyor. Onun kendi arazisinde yetişen zeytinlerin neredeyse yanına yaklaşılmıyor çünkü yerliler kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Azzeh, 4 çocuğunun sürekli olarak ışıksız ve ıslak yataklarında uyumalarının oldukça zor olduğundan bahsediyor…

“Burası bir hayalet şehri” diyor Azzeh: “Filistin halkı bu durumdan kaynaklı delirdi. Evlerine gidebilmeleri için izin almaları ve tüm bavullarını kontrol ettirmeleri gerekiyor. Araba kullanamazsınız, klinik yok, ambulans yok. Askerler tarafından sürekli rahatsız ediliyorsunuz”![77]

xviii) Mariam Mqat 28 yaşında ve üç çocuğu ile, kocasını İsrail ve Filistinli gruplar arasında yaşanan son savaşta kaybettikten sonra insani yardım kuruluşları ve ailesinin yardımıyla yaşamak zorunda… “Allah’a şükür, geçiniyoruz,” diyor Middle East Eye sitesine, Gazze’deki Filistinlilerin yüzde 41’nin işsiz olduğunu ekleyerek: “Ancak bu hiç kolay değil”![78]

xix) Lübnan’ın Beyrut kentindeki Shatila Kampında günlük yaşam nasıl sürüyor? Binlerce Filistinli mültecinin yaşadığı Shatila Kampı Lübnan’ın en büyük kamplarından birisi olma özelliğinde… Mülteci kampı 1949 yılında aslında 3 bin kişilik olarak kurulmuş ama son sayımlara göre 22 binden fazla kişinin evi olmuş durumda… Elektrik, en iyi durumda belirli aralıklarla geliyor ve borulardan gelen su tuzlu olduğu için içilebilir değil.

‘BM Yardım ve Çalışma Kuruluşu’ (UNRWA) verilerine göre Lübnan’da nüfusun yüzde 10’unu Filistinli mülteciler oluşturuyor, ama yüzde 56’sı işsiz ve her 3 kişiden 2’si günde 6 dolardan az bir ücretle yaşamaya çalışıyor. UNRWA, Shatila’nın sağlık koşullarının çok kötü olduğunu belirtiyor. Kanalizasyon açık ve kalabalık olan barınaklar da nemli… Bu gecekondu şehrin sakinleri ne yazık ki pek çok kanlı olaya tanıklık etti. Bunlardan biri 32 yıl önce yaşanan bir katliamdı ve 3 bin kişi Filistinli Hıristiyan Falanjist milisler tarafından öldürüldü![79]

1 xx) İsrail’de yayın yapan Kanal 10 televizyonunun haberine göre, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarını delip geçen “utanç duvarının” ardından bu kez de Lübnan sınırındaki Metulla kasabası civarında 2 km. uzunluğunda, 10 metre yüksekliğinde duvar ördü![80]

xxi) İsrail hükümeti, şiddet olayları nedeniyle Kudüs’teki Arap mahallesi Cabel Muhaker ile Yahudi mahallesi Armon Hanatziv arasına duvar çekme kararı aldı![81]

xxii) Af Örgütü, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da en temel ihtiyaç olan su kaynaklarından Filistinlileri nasıl mahrum bıraktığını göz önüne serdi. Rapora göre, yerleşimciler suyun keyfini sürerken, Filistinliler susuzluğa talim ediyor. Örgüt, ‘Bulanık Sular: Filistinliler Suya Adil Şekilde Erişimden Mahrum’ başlıklı raporda, İsrail’i gerek su kaynaklarını tamamen kontrol altında tutarak gerekse ayrımcılık yaparak Filistinlilerin suya erişimini kısıtlamakla suçladı. “Yasadışı yerleşimciler sınırsız su temin ederken, İsrail Filistinlilerin ortak su kaynaklarının sadece bir kısmına erişmesine izin veriyor,” denilen rapora göre, İsrailliler günde 300 litre su tüketirken Filistinliler için bu rakam ortalama 70 litre. Bazı bölgelerde Filistinliler sadece 20 litre tüketebiliyor.

Batı Şeria’da Filistin topraklarının başlıca yeraltı su kaynağı olan Akfer dağındaki suyun yüzde 80’inden fazlasını İsrail kullanıyor. Filistinlilerse izinsiz kuyu kazamazken, izin almak çoğu zaman mümkün olmuyor. Ayrıca İsrail su depolarını tahrip ediyor ve tankerlere el koyuyor. Batı Şeria’nın kırsal alanlarında yaklaşık 200 bin Filistinli su ihtiyacını taşıma usulüyle gideriyor. Şebeke bulunan yerlerde ise musluklardan su akmıyor.

Rapor Yahudilerin durumunu şöyle aktarıyor: ‘Filistinli köylerin yanıbaşında İsrail yerleşimlerinde yüzme havuzları, yeşil çimenler ve geniş sulamalı çiflikler var.’ İşgal topraklarındaki 450 bin İsrailli, 2.3 milyon Filistinli’den daha fazla su kullanıyor. Dünya Sağlık Örgütü günlük asgari su tüketimini 100 litre olarak belirlerken 20 litre insani felaket düzeyine tekabül ediyor![82]

II.2.1) SİYONİST DEVLETİN İCRAATLARI

Baskı, inkâr, asimilasyon ve tehditte somutlanan Siyonist devletin icraatları, akıl almaz bir fütursuzluktan malûldür!

1 i) İsrail’in Tel Aviv kentinde, bir bara yönelik silahlı saldırıda iki kişinin öldürülmesinin ardından açıklama yapan Netanyahu, İsrailli Araplara, “Hem İsrail’deki haklardan yararlanıp hem de kendinizi Filistinli olarak tanımlayamazsınız,” vurgusuyla Arapların İsrail yasalarına uymadığını iddia ederek, “(Arap mahallelerinde) yeni karakollar açacağız, daha fazla polis istihdam edeceğiz, tüm kasabalara gidecek ve herkesin yasalara sadakâtini talep edeceğiz,” dedi![83]

2 ii) Netanyahu, Filistinlilere “yılan” diyen kadın vekil Ayelet Shaked’i Adalet Bakanı yaptı![84]

iii) İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, “Yahudi devletine muhalif Araplar için “Baltayla kafaları kesilmeli,” dedi![85]

1 iv) İsrail Refah ve Sosyal Hizmetler Bakanı Haim Katz, bir Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkarak, “İsrail toprakları bir bütündür. Filistin diye bir şey yok. Filistinliler Ürdün’e, Gazze’ye, Suudi Arabistan’a, Kuveyt’e, Mısır’a veya Irak’a gitsin. Filistinliler zayıflıklarımızı manipüle ediyor ve oyun oynamayı iyi biliyor,” ifadelerini kullandı![86]

2 v) Netanyahu, Filistin yönetiminin ‘Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) üyelik başvurusuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, “Hiçbir askerimizin ve görevlimizin UCM’de yargılanmasına izin vermeyeceğiz,” dedi![87]

3 vi) İsrail, Filistin’in 127 milyon dolarlık vergi gelirini, UCM’ye başvurduğu gerekçesiyle dondurdu. İsrail gümrüklerinden Filistin’e giren mallardan toplanan 127 milyon dolarlık vergi gelirini dondurmaya karar verdi. İki taraf arasında 1994 yılında imzalanan anlaşmaya göre İsrail’in her ay Filistin’e vergi gelirini transfer etmesi gerekiyor. Söz konusu vergi geliri, yabancı yardımlar dâhil edilmediği takdirde, Filistin yönetiminin yıllık bütçesinin üçte ikisini oluşturuyorken; İsrail tarafı, “misilleme” için daha fazla tedbir alacaklarını vurguladı![88]

vii) ‘Yahudi Evimiz’ partisi üyelerinden Adalet Bakanı Ayelet Shaked, saldırılardan hüküm giyme yaşını 14’ten 12’ye çekme önerisinde bulundu. Mevcut yasalar, cinayete teşebbüs etse bile 14 yaş altı çocukların hapse atılmalarına izin vermiyor. Shaked’in önerdiği yasa değişikliğinin kabul edilmesi hâlinde gelişmeden etkilenecek ilk kişi 13 yaşındaki Ahmed Manasra. Adalet Bakanlığı’nın Ahmed’in yaş durumundan ötürü ceza almaktan kurtulmasına engel olmak için böyle bir adım attığı söyleniyor![89]

viii) İsrail parlamentosu Knesset’te, taş atan Filistinlilerin 20 yıl hapis cezasıyla yargılanmasını öngören yasa tasarısının onaylandığı belirtildi. İsrail’in Yediot Ahranot gazetesinin haberine göre, Knesset’te onaylanan yeni yasa gereği, taş atan ve “zarar verme niyeti taşıyan” Filistinlilere 20 yıl, “zarar verme niyeti taşımayanlara” ise 10 yıl hapis cezası verilebilir![90]

1 ix) Knesset, Arap kökenli İsrailli milletvekili Hanin Zoabi’nin bazı haklarını, Gazze’ye yönelik ablukayı kaldırmak için yola çıkan Mavi Marmara gemisi liderliğindeki filoda bulunması nedeniyle kaldırdı. Parlamentonun 13 Temmuz 2010’da 16 oya karşı 34 oyla kabul ettiği yaptırımlar arasında, Zoabi’nin diplomatik pasaportunun elinden alınması, yardım filosuna katılmasıyla ve ileride ortaya çıkabilecek tüm davalarla ilgili mahkeme masraflarının parlamento tarafından ödenmesine son verilmesi ve parlamento üyesi olarak gideceği denizaşırı seyahatlerle ilgili tüm ayrıcalıkların sonlandırılması yer alıyor![91]

2 x) 8 Mayıs 2013 tarihinde kutlanan Kudüs Günü dolayısıyla Filistinli Müslümanların Mescid-i Aksa’ya girmesine izin vermeyen İsrail’in, Kudüs’ün en yüksek Müslüman din otoritesi olan Müftü Muhammed Hüseyin’i tutukladı. İsrail makamları, müftünün El Aksa Camii’nde, yasağı protesto ederek açıklama yaptığı ve “huzursuzluğa yol açtığı” gerekçesiyle tutuklandığını belirtti![92]

3 xi) Batı Şeria’ya 7 Haziran 2011 günü baskın düzenleyen İsrail ordusu 100’den fazla Filistinli kadını gözaltına aldı. Mart 2011’de bir yerleşimde katledilen Yahudi ailenin katillerinin avına çıkan İsrail birlikleri Avarta köyüne gece yarısından sonra buldozerler eşliğinde girdi. AFP’ye konuşan köyün önde gelenlerinden Tayis Avvad, İsrail askerlerinin genç, yaşlı 100’ü aşkın kadını zorla bir kampa götürerek DNA örnekleri ve parmak izlerini aldığını söyledi![93]

xii) İsrail İç Güvenlik Servisi ‘Şin Bet’in, Filistinli tıp fakültesi öğrencilerine “Casusluk yapmazsan Kudüs”e giriş belgelerin yenilenmez,” tehdidinde bulunduğu iddia edildi![94]

xiii) Netanyahu’nun yabancı basın temsilcilerine yönelik yıllık basın toplantısını izleyecek ‘El Cezire’ televizyonu için çalışan kadın gazetecinin gizli servis ‘Şin Bet’in arama eziyetiyle karşı karşıya kaldığı belirtildi. ‘Yediot Ahranot’ gazetesinin haberine göre, gazetecinin güvenlik aramasında sutyenini çıkarması istendi![95]

xiv) İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da İsrail’in verdiği kimlik kartları olmayan Filistinlilere sınır dışı yahut yedi yıla kadar hapis öngören genelgeyle 35-80 bin arası Filistinli’nin sürülebilecek![96]

1 xv) İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonunun en çok akla kazınan sivil kurbanlarıyla ilgili bir soruşturma İsrail ordusu tarafından kapatıldı… 16 Temmuz 2014’de Ahid Atıf Bekr (10); Zekeriya Ahid Bekr (10); Muhammed Ramiz Bekr (9) ve İsmail Muhammed Bekr (11) sahilde oynarken iki ayrı hava saldırısında ölmüştü. Hamas’la 50 günlük çatışmanın bitmesinin ardından iç soruşturma başlatan İsrail ordusu, görgü tanığı yabancı gazetecileri bile sorgulamadan “uluslararası savaş hukukunun ihlâl edilmediği”ne karar vererek dosyayı kapattı![97]

xvi) ‘BM Gazze Bağımsız Araştırma Komisyonu’, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’da işlediği insan hakları ihlâllerinin cezasız kalmaya devam ettiğine dikkati çekti. Komisyonun, Gazze’de 2014’teki çatışmalarda yaşanan insan hakları ihlâllerine ilişkin yayımladığı raporda, İsrail’in 2014 yılında 6 binden fazla hava saldırısı ve yaklaşık 50 bin ağır silah saldırısı düzenlediği, Filistin’in ise 4 bin 881 roket ve havan topu saldırısıyla buna mukabele ettiği ifade edildi… Yüzlerce sivil Filistinlinin özellikle de kadın ve çocukların evlerinde öldürüldüğüne dikkat çekilen raporda, “İsrail’in hava saldırılarını sivilleri etkileyeceği aşikâr olmasına rağmen gözden geçirmemesi, bunun, hükümetinin bir politikası olabileceği sorusunu akıllara getiriyor,” denildi. Yaklaşık iki ay süren çatışmalarda, ölen bin 462 Filistinlinin üçte birinin çocuk olduğuna dikkat çekilirken, İsrail’de ise 6 sivilin öldüğü bin 600 kişinin yaralandığı belirtildi![98]

xvii) İsrail hapishanelerindeki Hamaslı esirlerin koşulları ağırlaştırılıyor. Esirlerin uluslararası yasalar uyarınca Kızılhaç gibi kurumların temsilcileri dışında avukatları veya aile üyeleriyle görüşmelerine yasak getiriyor. Gazete, TV gibi hakların yanı sıra akademik çalışma yapılmasına sınırlamalar olacak![99]

xviii) BM İsrail hapishanelerinde açlık grevi yapan mahkûmların “zorla beslenmesine” yönelik yasanın endişe verici olduğunu belirtti. Açıklamada, yasanın genel olarak İsrail’deki tüm mahkûmları etkilemekle birlikte, özelde “içinde bulundukları durumu protesto etmek için açlık grevi yapan Filistinlilerin” de hedef alındığı ifade edildi. Açlık grevinin, içinde bulundukları durumun ciddiyetine dikkat çekmek isteyenlerin başvurduğu barışçıl bir protesto yöntemi olduğu vurgulanan açıklamada, “Barışçıl protesto temel bir insan hakkıdır” görüşü savunuldu![100]

xix) İsrail’de yönetimi ve işgal altındaki Batı Şeria’da gerçekleştirilen yerleşimleri boykot etmeyi yasaklayan yasa, parlamentoda kabul edildi. Yönetime ve yerleşimlere yönelik boykot çağrısında bulunan kişi ve örgütlere ceza uygulanacak![101]

1 xx) Gazze’ye uyguladığı ablukayı yasaklı ürünlerin yer aldığı ‘kara liste’yle hafiflettiğini duyuran İsrail, pratikte oksijen cihazına bile geçit vermiyor. İsrail hükümeti Norveç Kalkınma Ajansı’nın Filistin Yönetimi’ne bağışladığı yedi oksijen cihazına el koydu. Cihazlardan sadece biri Gazze’deki Avrupa Hastanesi’ne, diğerleri Batı Şeria’nın Nablus, El Halil ve Ramallah kentlerindeki hastanelere gidecekti![102]

II.3) VE İSYAN!

Böylesi bir iklim, Filistin’in Siyonizme karşı mücadelesini büyütürken; İntifadalara şimdi bir de ‘Bıçak İntifadası’ ekleniyor![103]

Hatırlanacağı üzere, 13 Ekim 2015’de beş ayrı bıçaklı ve silahlı saldırı düzenlenirken, olay anına ilişkin videolar ‘Bıçak İntifadası’ gibi etiketlerle paylaşılıyor; Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Filistinliler tarafından gerçekleştirilen eylemler cep telefonuyla kameraya çekilerek sosyal medyaya konuluyor.

Görgü tanıklarına göre, saldırganlar bir ellerinde bıçak, diğer ellerinde cep telefonunu tutuyor. ‘Üçüncü İntifada’, ‘Bıçak İntifadası’ gibi etiketlerle sosyal medya sitelerinde paylaşılan videolar büyük ilgi çekerken, videolarda müzik ve animasyonlar da yer alıyor.

Eylemler dışında, şiddetli polis müdahalelerinin de görüntülenmesi Filistinliler arasında öfkeyi artırıyor. Olayların bir diğer dikkat çekici yönü ise haberlerin Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinden alınarak harekete geçilmesi. Eylemler, yaşları genellikle 13 ile 15 arasında değişen gençler tarafından düzenleniyor.[104]

Gerçekten de Anouk Guine’in, “Umut Filistinli kimliği için bir hastalık boyutuna varan direnme durumudur. Direnecekler ve yaşayacaklar. İnandıkları tek şey işte bu,”[105] diye betimlediği tabloya ilişkin olarak Yassmine Saleh de ekliyor:

“Filistinliler İsrail şiddetine boyun eğmezken devam eden gençlik isyanı Filistin’in geri kalanına umut aşılıyor… Gençlik protesto akımı Filistin’in İsrail işgaline ve sömürgeciliğine karşı verilen mücadele de bir anormallik teşkil etmiyor. Gençler nüfusun üçte birini oluşturuyor, nüfusun yüzde 30’unun yaşları 15 ile 29 arasında değişiyor. Kudüs’te nüfusun yüzde 35.2’si on beş yaşın altında ve son zamanlarda yaşanan isyanların itici gücünü de bu genç nüfus oluşturuyor; aynı 1987-1993 yılları arasında Birinci İntifada ve 2000-2005 arasındaki İkinci İntifada gibi!”[106]

Ancak Abdulvehhab Bedirhan’ın, “Filistinlilerin kendi aralarındaki nüfuz ve iktidar çekişmesi, Gazze’nin durumunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu çekişme, toplumun reddettiği bir bölünmeye yol açtı. Bu bölünme, İsrail’e karşılıksız bir hediye sundu. Zaman geçtikte bölünme arttı. Taraflar birlikte çalışmanın imkânsızlığına kanaat getirdi,”[107] diye formüle ettiği Filistin hareketinde yaşanan iç soru(n)lar, devrimci mücadelenin ayak bağlarını oluşturuyor.

Örneğin “Hamas-Fetih gerginliği derinleşir”ken;[108] “Hamas ve Fetih arasındaki artan bölünme, Arapların ve uluslararası toplumun Filistin sorununa yönelik ilgisini azaltıyor. Sorun şu an zalim İsrail’le mazlum Filistin arasında değil, mazlumun evinde, işgalin ayrım gözetmeksizin yaptığı zulme maruz kalan iki akım arasında. Filistin ulusal hareketinin yaşadığı ve en belirgin başlığı Fetih-Hamas çekişmesi olan yeni felaketteki trajikomik ironi bu… Mazlumların kendilerine zulmedenlere dönüşmesi akıl kârı değil. Filistin şartlarında işlenecek en iğrenç suç mazlumların kendileri, halkları, davaları, tarihleri, mücadeleleri ve varlıkları açısından zalimlere dönüşmesi. İşgal topraklarında yaşananlar siyasi bir cinnet.”[109]

Söz konusu siyasi cinnet, “Gazze’yle Batı Şeria’da tümüyle farklı düşünen iki hasım Filistin varlığı yarattı.”[110]

Ramzy Baroud’un, “Halk direnişinin farklı yüzleri”[111] olarak yorumladığı bu hâl, bir şekilde “çözülmüş” gibi görünse de, “Böyle bir ittifak nereye kadardır?”[112] sorusuna da mündemiçtir hâlâ!

II.3.1) FKÖ CEPHESİ’NİN SORU(N)LARI

Çünkü… 1993’te İsrail’i tanıdıklarını hatırlatıp, “Filistinliler asla İsrail’i Yahudi devleti olarak tanımayacak” dese de; Beşir Musa Nafi’nin, “Abbas mutlak teslimiyet içinde”[113] diye betimlediği FKÖ lideri, “Ben İsrail’i tanıyorum, şiddet ve terörizmi reddediyorum, uluslararası anlaşmaları tanıyorum,”[114] demeden edemiyor!

Yani Abbas, şu veya bu biçimde uzlaşmacı bir figürdür. Sadece bu kadar da değil; dahası var; şöyle ki: ‘Haa’retz’ gazetesi, Abbas ile Başbakan Selam Feyyad’ın, Batı Şeria’da bazı gezileri sırasında İsrail İç Güvenlik Servisi Şin Bet tarafından korunduğu açıklandı![115]

Mesela… Aralık 2008’de başlayıp 22 gün süren Gazze saldırıları sırasında Abbas, Barak’a Hamas devrilinceye dek operasyonun sürmesi gerektiğini söylemiş![116]

Fehmi Hüveydi’nin, “Filistin Yönetimi Başkanı Abbas’ın İsrail’den Gazze saldırısını sürdürmesini istediği iddiası soruşturulmalı ve Abbas’tan hesap sorulmalı,”[117] dediği koşullarda Abbas, Barak’ı, Gazze’deki İsrail operasyonunun sürmesi gerektiğine ikna etmeye çalışıyor. Barak’ın ise, Livni’nin de operasyonun sürmesine destek vermesine karşın, isteksiz göründüğünün altı çiziliyorken;[118] “Mahmut Abbas’ın sekreteri Tayip Abdülrahim bizzat adres vererek Gazze’deki Hamas lideri Haniye’nin evinin bulunduğu Şati mülteci kampına girilmesinin uygun olduğunu söylemiş… Abbas nam-ı diğer Ebu Mazen, Hrant Dink Ödülü sahibi ‘Ha’aretz’ gazetesi muhabiri Amira Hass’ın deyimiyle kronik itaatkârlığını sürdürdü. Filistin’de yapılan yorumlar durumun skandal kelimesiyle bile açıklanamayacak kadar aşağılayıcı olduğu yönünde. Zaten, Filistin yönetiminin altındaki zeminin neden kaydığı, Hamas’ın tüm handikap ve yanlış politikasına rağmen gücünü nasıl koruduğunun ipuçları da Abbas’ın politikalarında mevcuttu.”[119]

Ayrıca bu konuda Abdulbari Atwan da altını çizerek şunları ekliyordu: “El Cezire’nin elde ettiği Filistin belgelerinin ortaya çıkardığı en tehlikeli husus; belgelerin Kudüs konusu, yerleşim birimleri ve Haremüşşerif’le ilgili içerdiği ödünlerin boyutu değil, bir elin parmaklarıyla sayılan küçük bir zümrenin ülke içinde ve dışındaki 10 milyon Filistinli adına hiçbir referans, kontrol ve hesap verme olmaksızın müzakereleri üstlenmesidir. Başmüzakereci Saib Erekat başta olmak üzere Filistinli müzakereciler, Cebel Ebu Guneym yerleşim birimi hariç işgal altındaki Kudüs’ü çevreleyen bütün yerleşimleri kabul etmekle yetinmemiş; Yahudi mahallesi, Ermeni mahallesinin bir kısmı ve Şimşek kapısından da ödün vermiş; Şeyh Cerrah Mahallesi’nde İsrail hakkını teslim etmiş; ABD, İsrail ve Filistin Yönetimi’nin yanı sıra üçlü Arap komisyonu’nun (Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün) oluşturulması ve egemenlik meselesinin ertelenmesi için ‘yaratıcı’ öneriler sunmuşlardır.

Filistinliler tarafından kendilerine hiçbir yetki verilmemesine rağmen bu bir avuç zümre, Filistin halkının kendi geleceğini belirleme ve onun adına ulusal değişmezlerden ödün verme yetkisini kendisinde gördü. Zira Filistinli lider Abbas’ın görev süresi bitti. FKÖ Yürütme Komisyonu, Filistin Ulusal Meclisi ve yasama konseyinin de. İsrail’in ana muhalefet lideri Tzipi Livni, Kudüs konusunda konuşmayı reddedip müzakereci olmadığını ifade ederken, Erekat kendisinin müzakereci olduğunu ve kutsal kentte bütün mahallelerden ödünler sunduğunu, komisyonlar önerdiğini ve toprak değişimini kabul ettiğini iddia ediyor.”[120]

Mesela… Batı Şeria’daki El Fetihçilerin Gazze’de yönetimi elinde tutan Hamas üyelerine gözaltı ve işkence uygularken, CIA ile işbirliği yaptığı iddia edildi. El Fetih’e bağlı iki istihbarat servisi ‘Önleyici Güvenlik Örgütü’ (PSO) ile ‘Genel İstihbarat’ (GI) elemanları CIA ajanları “nezaretinde” Batı Şeria’da Hamaslı avına çıkıyor. Batılı bir yetkili, “CIA Filistinli istihbarat servislerini kendi malı gibi görüyor” derken, başka bir diplomat ABD’nin PSO üzerindeki nüfuzunun “terörle savaşın ileri karakolu” olarak düşünülebileceği yorumunu yaptı. CIA ve El Fetih iddiaları reddetse de, insan hakları örgütleri, işkence gördüğü iddiasıyla başvuran pek çok Hamaslı olduğunu teyit ediyor.[121]

‘The Guardian’ın bazı Batılı diplomatlara dayanarak aktardığı bilgilere göre, işbirliği o kadar güçlü ki, CIA, Filistin güvenlik güçlerine nezarette bulunuyor. Hamaslı tutuklular, sivil mahkemeler yerine askeri mahkemelerde yargılanıyor, bu da zanlıların mahkemeye çıkarılmadan önce altı ay cezaevinde tutuklu kalmaları demek oluyor. İnsan hakları örgütleri de, Filistinli güvenlik birimlerinin gözaltına aldıkları Hamaslılara işkence uyguladığını belirtiyor. İşkence uygulamaları arasında prangalı bir hâlde uzun süre durmaya zorlamak, uykusuz bırakmak, dar hücrelerde çok sayıda tutukluyla birlikte tutmak sayılıyor. İşkence nedeniyle 2009 yılında üç kişinin gözaltındayken hayatını kaybettiği bildiriliyor![122]

Mesela… ‘Filistin Belgeleri’ başlığında yayımlanan belgelerde, Filistin Yönetimi’nin, Gazze’deki El Fetih militanlarının öldürülmesinde İsrail ile işbirliği yaptığı öne sürüldü. ‘El Cezire’ televizyonu belgeleri yayımlarken, “Filistin Yönetimi’nin, kendi insanlarını öldürmek için İsrail ile operasyonel işbirliğine hazır olduğunu gösteriyor,” ifadelerini kullandı.

Arapça el yazısı ile yazılmış 2005 tarihli bir belgede, Gazze’de El Fetih’in silahlı kanadı El Aksa Şehitleri Tugayı’nın önde gelen isimlerinden biri olan Hasan El-Medhun’un öldürülmesi planıyla ilgili Filistin Yönetimi ve İsrail arasındaki pazarlık yer alıyordu![123]

Özetle Abbas’ın soru(n)larla bezeli uzlaşmacılığı FKÖ’de huzursuzluk kaynağı olup; “El Fetih içindeki bölünme Filistinlilerin geleceğini de tehdit ediyor”ken;[124] VI. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Abbas, El Fetih’in yanlışlar yaptığını belirterek, bunları “barış sürecindeki açmazlar, halkın reddettiği bazı yaklaşımların benimsenmesi, sokağın nabzının tutulamaması ve disiplinsizlik” olarak sıraladı.

“Neredeyse Filistin yönetiminden kalan her şeyi kaybediyorduk ama direndik, sıkı durduk ve inisiyatifi ele aldık” diye konuşan Abbas, kongreyi “kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesini sağlamlaştırmak için yeni bir başlangıç” olarak tanımladı.[125]

20 yıl sonra yapılan ilk El Fetih kongresinin ikinci gününe, lider kadroya yöneltilen eleştiriler damga vurdu. Batı Şeria’nın Beytüllahim kentinde yapılan VI. kongreye katılan delegeler, 1989’daki kongreden beri El Fetih yönetiminin idari ve mali konularda gösterdiği yetersizliklere dikkat çekti. Filistin yönetimi başkanı Abbas önderliğindeki lider kadronun eleştirilere verdiği cevapları kabul etmeyen delegeler, merkez komitenin iki numaralı adamı Ahmet Gneym’in konuşmasını kesmesine neden oldular. Bunun üzerine Gneym kızgın bir şekilde kürsüyü terk etti.

Bu sırada kongrede bulunmayan Filistin yönetimi ve El Fetih lideri Abbas, gerginliği yatıştırması için kongre salonuna çağrıldı. Geçmişte hatalar yaptıklarını, hatta “günahları” olduğunu kabul eden Abbas, kongrenin örgütte yeni bir başlangıç oluşturması için çağrıda bulundu. Ancak, kongrenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için delegeleri sakin olmaya davet eden Abbas’ın konuşması da delegeler tarafından kesildi. Abbas’ın salondan çıkarılmasını istediği bir delegenin salonu terk etmeyi reddetmesi üzerine güvenlik güçleri müdahale etmek zorunda kaldı.

El Aksa Şehitleri Tugayı’nın eski liderlerinden Zekeriya Zübeydi’nin kayıtlı delege olmasına rağmen kongreye bir süre alınmamasıyla başgösteren gerginlik daha sonra Zübeydi’ye izin verilmesiyle bir ölçüde yatıştı. Ancak El Aksa liderleri ve üyeleri sert tepki göstererek, olayı “direnişi sırtından bıçaklamak” olarak nitelediler. Zübeydi, daha önce lider kadroyu mücadeleyi yanlış yönetmekle suçlamıştı.[126]

Tüm bunların ardından “20 yıl sonra ilk kongresini düzenleyen Fetih, yeni ve genç üyeleriyle birlikte güçlendi.”[127]

“Fetih merkez komitesine yolsuzluğa karışmış isimlerin yerine gençlerin seçilmesi Filistin davasına inananlara umut verdi. Yeni seçilen kişiler, Fetih üyelerinin siyasi görüşlerinin radikallerden yana kaydığının göstergesi oldu.”[128]

Ve El Fetih kongresinde yeni seçilen merkez komiteye genç kuşak damgasını vurdu. Beytüllahim’deki kongrede Merkez Komite’nin 23 üyesinden 18’i için yapılan seçimde, Filistin topraklarını terk etmeyen pragmatistler, İsrail cezaevlerinde yatanlar, İsrail’le müzakereden yana olanlar ve İbranice konuşanlar ve Hamas düşmanları, sürgünde yaşayan eski tüfekleri elimine etti.[129]

Yeniden aday olan 8 “eski tüfek” merkez komitesi üyesinden yalnızca 4’ü yeniden seçilebilirken komiteye en az 14 yeni üye girdi. En çok oyu, kongre için Filistin topraklarına 20 yıl sonra ilk defa ayak basan kıdemli El Fetih liderlerinden Muhammed Guneym alırken örgütün Nablus sorumlusu ve eski Çalışma Bakanı Mahmud el Alul ile 2000 yılındaki ikinci İntifadanın lideri olarak bilinen ve hâlen İsrail hapishanesinde tutulan Mervan Barguti de 1000 oyun üzerine çıkan diğer isimler oldu.[130]

1 Kongre’de, merkez komitenin ardından Devrim Konseyi üyeleri belirlenirken, ilk kez bir Yahudi, konsey üyeliğine seçildi. 1980’li yıllarda, FKÖ’nün önde gelen liderlerinden ve kurucularından olan Halil el Vezir (Ebu Cihad) aracılığıyla El Fetih’e katılan Uri Davis, Filistin El Kuds Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü.[131] Konseyin ilk Yahudi üyesi Davis, ‘Siyonist projesi’ olarak İsrail devletini reddedip bütün Filistin’de laik demokratik bir devletten yana. 66 yaşındaki Davis, El Fetih içinde Filistin davasını destekleyip de Arap olmayanların sesi olacağını açıkladı.[132]

Bunlara ek olarak: VI. Kongre seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından, örgütün Gazze Şeridi’ndeki lider kadrosu, 23 üyeli yeni merkez komitenin örgütün Gazze’deki kanadını yeterince temsil etmediğini belirterek partideki görevlerinden istifa etti.

İstifa eden 11 kişiden Ahmed Nasır, seçimlerde hile yapıldığını öne sürerek Gazze’deki 120 delege adına mükerrer oy kullanıldığını, 200’den fazla üyenin hiç aranmadıklarını ve oy kullanamadıklarını söyledi.

Gazze Şeridi’ndeki yaklaşık 450 delegenin sadece bir bölümü Batı Şeria’daki kongre çalışmalarına katılabilmiş, diğerleri ise Hamas’ın çıkışlarına izin vermemesi nedeniyle kongreye gidememişti. El Fetih Merkez Komitesi’ne Gazze’den sadece iki üye seçilirken Batı Şeria’da ise 18 üye merkez komiteye girdi. Gazze’deki El Fetihliler ise komitede en az 6 koltuk daha talep ediyor.

Bazı yorumcular, delegelerin istifasının Gazze’de yaşanan yolsuzluk ve insan hakları ihlâlleriyle yönetimin Hamas’a geçmesine neden olmakla suçlanan Muhammed Dahlan’ın Gazze’den merkez komiteye seçilmesinden duydukları rahatsızlıktan kaynaklandığını belirtiler.[133]

Soru(n)lara yapısal çözümlerin bulunamadığı El Fetih’e konusunda Mete Çubukçu’nun, “Gelinen noktada ya El Fetih bölünerek yeni bir mücadele tarzı ve yeni bir örgütlenme ile ortaya çıkacak ya da tarihin sayfalarına gömülecek,”[134] saptamasına hak vermemek mümkün değildir.

Çünkü her türlü “yenilenme”ye karşın; barış manipülasyonlarında Abbas uzlaşmacılığı başrol oyuncuğunu sürdürmektedir.

II.3.2) HAMAS CEPHESİ’NİN SORU(N)LARI

Daha önce de ifade ettiğim gibi Hamas, 1987’de, o dönemde Filistin’e egemen olan Yaser Arafat’ın FKÖ’yü uzlaşmacı bulan, sertlik yanlısı Filistinliler tarafından kurulmuştu.

“İşgal altında olduğumuz için savaşıyoruz,”[135] vurgusuyla “Önce kurtuluş, sonra devlet; hakiki bir devlet kurtuluş mücadelesinin meyvesidir, müzakerelerin değil,” çağrısı yapan Hamas lideri Halid Meşal, “Milli ilkeleri ‘İsrail’i tanımaksızın’ yerine getirmek gerektiğini vurgularken; “Silahlı direniş olmadan, her türlü siyasi ve diplomatik mücadelenin değersiz olduğunu”[136] söylerken; Filistin-İsrail barış görüşmelerine karşı saldırı yemini eden Hamas sözcüsü Müşir El Masri, “Haklar işgalciyle görüşerek değil, sadece mücadele ederek alınabilecek,”[137] diyordu…

Ayrıca 1988’deki siyasi programında Hamas, İsrail’i devlet olarak tanımıyor; Filistin’in kontrolünü İsrail’den almak adına kutsal bir savaş vermenin dini bir görev olduğunu belirtiyordu. Bu tespit, 1988’de İsrail’in var olma hakkını tanıyan FKÖ ile Hamas’ı çatışma noktasına getirdi. İki Filistin örgütü arasında bu tarihten sonra bir dizi iç çatışma gerçekleşti. Hamas’ı asıl öne çıkaran, 1989 yılından itibaren onlarca insanın ölümüne yol açan İsrail’de gerçekleştirdiği bir dizi intihar saldırısı oldu.[138]

Hamas’ı, belli bir siyasi hedef için mücadele yürüten silahlı örgütlerden ayıran bazı özellikler var. Bir başka deyişle, Hamas tipik bir silahlı örgüt değil. Bir kere aynı zamanda siyasi parti Hamas. Üstelik Haziran 2006’da Gazze Şeridi’nde halkın yarıya yakınının oyunu alarak iktidara gelmiş bir siyasi parti…

Ayrıca bir “kurum” Hamas. Kurup işlettiği yetimhaneler, hastaneler, okullar, aşevleri, bakım merkezleri, spor kulüpleri var Filistin topraklarında. Sağlam bir toplumsal ağ kurmuş durumda. Zaten bir örgütten, bir siyasi partiye evrilmesinde bu ‘kurumlaşma’nın payı büyük.

Ve nihayet aynı zamanda bir simge Hamas; Filistin direnişinin simgesi. Ya da İsrailli yazar Amos Oz’un deyişiyle bir “fikir.” Hamas’ın kuruluş nedeni Filistin’deki İsrail işgali. Kurulma tarihi de 1987, yani işgale karşı ayaklanmanın (İntifada) başladığı yıl…

Hamas, en azından bu üç özelliğiyle, hedefi belli bir ajanda ya da ideolojiyle sınırlı ve yalnızca silahlı mücadele yürüten örgütlerden ayrılıyor. Öte yandan, eylemlerini İzzettin el Kasım Tugayları olarak bilinen silahlı kanadınca gerçekleştiriyordu Hamas.[139]

Bu işin bir yanı ötekine gelince: Birinci İntifada sırasında, 1987’de kurulan Hamas, Müslüman Kardeşler örgütünün bir dalıydı. Tüm Filistin topraklarında (bu İsrail’in ortadan kalkması demekti) bir İslâm devleti kurmayı amaçlıyordu. Bu iki özelliğinden hareketle, radikal söylemine, militan eylemlerine karşın Hamas’ın İsrail açısından çok yararlı bir gelişme olduğu söylenebilir.

Birincisi Hamas’ın varlığı Filistin halkının tek bir irade altında kendini ifade etmesinin önüne bir engel koyuyordu. Uzun yıllar İsrail tarafından inkâr edilen, ancak FKÖ’nün çabalarıyla kabul ettirilen Filistinli kimliği de (dinci-ulusalcı/seküler ayrımıyla) bölünüyor; hatta Müslüman kimliği ile tüm Arap dünyası içinde yeniden eritiliyordu. İkincisi, Hamas’ın İsrail’i tanımamakta ısrar etmesi, aslında etkisiz ev yapması roketleri, İsrail yönetimine, İsrail halkının, dünyanın gözü önünde sıkıştıkları, taviz vermeye zorlandıkları her durumda, barış sürecini sabote etmeye uygun bir bahane sunuyordu. Üçüncüsü, İsrail askeri sınai kompleksi, yaşamsal tehlike altında olduğu savına dayanarak etrafındaki Arap ülkelerinin toplam savunma bütçelerinden daha büyük, dünyanın ülke GSMH’sine göre en yüksek oranlı savunma bütçesine sahip olmasını haklı çıkarabiliyordu. İsrail de giderek Nehemia Shrasler’in deyişiyle “bir orduya iliştirilmiş bir ülke” görünümü kazanıyordu.[140]

Böylece İsrail her dönemeçte barış sürecini sabote ediyor, 2007’den bu yana Hamas yönetiminde olan Gazze halkını yok sayabiliyor; Filistin topraklarında yerleşimleri sürekli genişleterek “sahada fiili durum” yaratmaya devam ediyordu. İsrail hükümeti, ne zaman “Barış görüşmeleri” gündeme gelse karşısında muhatap olmadığından yakınıyor, FKÖ tarafını, Hamas’a karşı bir iç savaşa itmeye çabalıyordu.

Hamas’ın bu konuda da İsrail’e yardımcı olduğu söylenebilir. Hamas, 2007 yılında bir ayaklanma darbe karışımı hamleyle, Gazze’de yönetime el koyarak Filistin halkını fiilen böldü. Bu noktadan itibaren İsrail açısından, FKÖ ve Batı yakasına sıkışmış, Filistin yönetimiyle, İsrail’in varlığını tanıyor olsa bile barış sürecini görüşmeye devam etmenin de bir mantığı kalmadı. Böylece 2007’den sonra, İsrail yerleşimleri genişletmeye, Filistin halkından yeni topraklar almaya, İsrail ordusu da zaman zaman Hamas terörizmini bahane ederek Gazze’ye seferler düzenlemeye devam edecek, Filistin halkı açısından da sorun öncelikle barış süreci değil, iki başlı yönetimden kurtulmak olacaktı.

Abdul Rahman el Raşid’in işaret ettiği gibi, İsrail Başbakanı Netanyahu demeçlerinde FKÖ yönetiminin tutumunu över, Hamas’ı sürekli mahkûm ederken gerçekte tam tersini yapıyordu. Batı yakasında FKÖ’nün yönetimine hemen hiçbir egemenlik hakkı tanımazken Gazze’de Hamas’ın egemenliğini kabul ediyor. Tutukluların takasında, Abbas’ın (FKÖ) Filistin yönetimine seksen emeklilik yaşında tutuklu teslim eder, 14 tutuklunun serbest bırakılmasına ilişkin görüşmeleri yarıda keserken Hamas’ın bin genç savaşçısını serbest bırakmayı[141] kabul edebiliyordu.[142]

Tekrarda yarar var: İntifada, Filistin için müthiş bir öneme sahipti; İsrail’in El Fetih’e karşı 1982 Lübnan operasyonu ve işgali, 1987’deki “Birinci İntifada”nın hazırlayıcısı oldu. Birinci İntifada, Hamas’ı doğurdu. Filistin hareketinin laik ve İslâmcı olmak üzere iki ana kanada bölünmesi böyle başladı.

2000’de başlayan “İkinci İntifada” sırasında İsrail’in Gazze’deki El Fetih’in idari ve güvenlik altyapısını askeri güç kullanarak neredeyse çökertmesi Hamas’ın işine yaradı. Bu durum ana akım El Fetih’i etkisiz, yoz ve teslimiyetçi bulan Filistinlilerin İslâmcı harekete yöneliminin önünü açtı. 2005’te İsrail’in Gazze’den tek yanlı olarak çekilmesi de Filistin’in bölünmesini hızlandırmıştır. 2006’da düzenlenen Filistin seçimlerini kazanan Hamas, işte tüm bu faktörlerin yardımıyla 2007’nin haziranında El Fetih’i Gazze’den sürebildi.

İsrail’in, siyasi, ideolojik ve nihayet coğrafi olarak bölünmüş bir Filistin’i tercih etmesi için sebep çoktur. Gazze’de İsrail’i tanımayan, şiddet yoluyla mücadeleyi reddetmeyen, kendisinden önceki yönetimin imzaladığı anlaşmaları kabule yanaşmayan ve “terörist örgütler listesi”ne girmiş bir İslâmcı Hamas var.[143]

Bu durum Hamas’ı hem önemli, hem de soru(n)lu kılıyor.

Filistin Özerk Yönetimi Başkanı ve Fetih lideri Abbas’ın konumunu, “Yasadışı ve anayasaya aykırı, bu konuda kararname çıkaramaz,”[144] olarak dile getiren Hamas, Abbas’ın, ulusal birlik görüşmelerinin sürdüğü dönemde başkanlık ve meclis seçimlerinin 24 Ocak 2010’da yapılacağını açıklaması kararını da, “ulusal birlik görüşmelerine darbe” olarak nitelendirip,[145] FKÖ’yü açıkça karşısına aldı.

Bu Filistin’de ikili iktidar hâliydi.

Sonuçları ise, Mete Çubukçu’nun da işaret ettiği gibi sarsıcıydı: “Hamas militanları sanki İsrail’in işgal ettiği topraklardan bir kısmını ele geçirmişcesine toprağı öpüp, namaz kılıyor. Gazze’deki güvenlik binasına Hamas bayrağı asarak ‘İslâm devleti’ne giden yolun ‘müjde’sini veriyor. El Fetih’in önde gelen bir ismi İsrail’in bile yapmadığı bir uygulamayla bahçede infaz edilerek, sokaklarda sürükleniyor. Arafat’ın evi basılıp kişisel eşyaları yağmalanıyor. Hatta fotoğrafları ayaklar altına alınıyor. İsrail askerleri de Arafat’ı aşağılamak için 2002’de Ramallah’taki karargâhının duvarına işemişlerdi.

Diğer yandan El Fetih yönetimi yıllardır sürdürdüğü iktidarı kaybetmenin hırsıyla, çürümüşlüğünden taviz vermeden Hamas’ın köşeye sıkışması için elinden geleni yapıyor, İsrail’den destek alıyor. Muhammed Dahlan gibi isimlerle çalışmaya devam ediyor. Dahlan Hamas baskını öncesi Mısır’a kaçmış durumda. Şimdi El Fetih yönetimi Dahlan’ı sorgulamak için Mısır’a heyet yolluyor. Gecikmiş bir uygulama olsa da olumlu bir adım olabilir.

ABD, batı ve İsrail ise seçimlerde işbaşına geleceğini bile bile Hamas’ın seçilmesine göz yumuyor. Ardından da siyasi süreçteki uygulamalarını görmeden, bu sürece katılıp törpülenmesini beklemeden ambargo uygulayarak Hamas’ı daha da uç bir noktaya sürüklüyor, radikalleşmesine katkıda bulunuyor. Yani herkes el biriliği yaparak Filistin’i tanınmaz bir hâle getiriyor, Filistin halkını çürümeye yöneltiyor…”[146]

Bunlarla birlikte kendi bölgesinde iktidarını pekiştiren Hamas, sadece FKÖ’yü değil, kendisini liberal bulup, “İslâmi emirlik” ilan eden Cund-u Ensar-ul-Allah’ı da elimine etti.

Laik çizgideki El Fetih’i darbeye hazırlandığı için 2007’de Gazze’den kovduktan sonra kendi İslâmi gündemini uygulamaya koyulan Hamas, bir süredir ayağına takılan Kaide’den esinlenme bir radikal Selefî örgütü kanlı şekilde bastırdı. ‘Cund-u Ensar-ul-Allah/ Allah’ın Dostlarının Savaşçıları’ lideri Abdullatif Musa’nın 14 Ağustos 2009’da Mısır sınırındaki Refah’ta kıldırdığı cuma namazında Gazze’de ‘İslâmi Emirlik’ ilan etmesi örgütün sonu oldu.[147]

Örgütü lideri, evine düzenlenen bombalı saldırıda ölürken, şeriat ilan edilen Bin Bayniyye Camisi çevresinde çıkan çatışmalarda Musa’nın yardımcısı Ebu Abdullah Essuri ve Hamas’ın askeri kanat liderlerinden Ebu Cibril Şimali’nin de aralarında bulunduğu 24 kişinin öldüğü, yaklaşık 130 kişinin yaralandığı kaydedildi.[148]

Hamas’ın 14/15 Ağustos 2009’da Gazze’de Refah kasabasında, İslâm Emirliği ilan eden bir örgüte karşı gerçekleştirdiği kanlı operasyon da, Batı’da, ABD çevrelerinde olumlu karşılandı; “olgunlaşmanın” bir örneği olarak algılandı[149] ki, bu Hamas için önemliydi.

Ancak, Hamas Hamas’tı; ne bir fazla ne de bir eksik! İşte altını çizdiğimin somut verileri:

1 i) Hamas yönetimindeki Gazze’de Yüksek Mahkeme Başyargıcı Abdulrauf Halabi, kadın avukatların başörtüsü takıp siyah cüppelerinin altına uzun palto giymelerinin zorunlu olacağını söyledi. Halabi, “İslâm’da kadının saçının gözükmesi yasak. Ahlâki yozlaşmaya izin vermeyeceğiz. Kılık kıyafet yönetmeliği mahkemede çalışmayı artıracak,” dedi![150]

2 ii) Hamas yönetimi altındaki Gazze Şeridi’ndeki liselerde kız öğrencilerin örtünmeye zorlandığı bildirildi. Filistin’in Gazze Şeridi’ni kontrol altında tutan Hamas, liselerdeki kız öğrencilere örtünme zorunluluğu getirdi. Buna göre kız öğrenciler, uzun mavi etek ve bluzdan oluşan forma yerine lacivert pardösü ve başörtülü tek tip kıyafet giyecek. AFP’ye konuşan Eğitim Bakanı Mahmut Ebu Hassira, “Tüm kız öğrencileri, jilbab (pardösü ve başörtü) giymeye çağırıyoruz” dedi. Eğitim Bakanlığı’ndan Mahmud Ebu Hasira da, “Biz Müslüman bir toplumumuz, İslâm dini yedi yaşından itibaren cinsiyet ayrımını öngörüyor. Bu çerçevede erkek öğretmenler yerine kadın öğretmenleri yerleştirdik,” dedi![151]

iii) Hamas kadınlara nargileyi yasakladı![152]

1 iv) Gazze Şeridi’ne hükmeden Hamas hareketi, İsrail yönetimini “Filistinli gençleri ahlâksızlaştırmak için” ambargo altındaki bölgeye kaçak olarak afrodizyak sakızlar sokmakla itham etti. Polis sözcüsü İslâm Şahvan, “Gazze’ye İsrail kontrol noktalarından sakız ve sıvı ilaç görünümünde uyarıcı maddeler sokulduğunu ortaya çıkardık,” dedi![153]

II.3.3) MÜZAKERE, ÇÖZÜM, ÇİFTE STANDART, İŞBİRLİKÇİLER VE ABD

Filistin davasının en büyük düşmanı, Siyonist İsrail kadar işbirlikçilerdir…

Örneğin Fehmi Hüveydi, “AB bile İsrail’e yerleşimleri durdurma baskısı yapmak için ticari bağları koz olarak kullanmayı düşünürken, bazı Arap rejimlerinin İsrail’le ilişkileri gelişiyor. Arap ülkeleri Filistin’de yaşananlara seyirci kalmakta ısrarcı,”[154] derken; ‘Kuds ül Arabi’ gazetesi de başyazısında ekliyor: “Mısır, İsrail’in sınır polisi rolünden kurtulmalı”![155]

Abdulvehhab El Efendi, “İsrail’in Kudüs’ü Filistinlilerden boşaltma çabasına ses etmeyen Araplar, en azından Aksa gerginliğinde bu kutsal alana sahip çıkmalıydı”;[156] Abdullah El Eşal, “Buda heykellerini yıktığı için Taliban’a karşı ayağa kalkan Batı, İsrail’in İslâm için kutsal olan Mescid-i Aksa’daki tahriklerine karşı sessiz,”[157] diye haykırırlarken; hâlâ “Nasıl” mı?

Mısır Gazze ablukasını destekliyor çünkü ABD yardımının kesilmesinden çekiniyor”[158] da ondan!

Ayrıca Abdulbari Atwan, “İsrail’in Batı Şeria’ya ‘sızan’ kişileri sınır dışı etme kararı sonrası Filistinlilere emre uymamalarını nasihat eden Arap Birliği, Filistin sorununa artık karışmamalı. Filistinlileri ‘nasihat değil, Arap Barış Girişimi’nin geri çekilmesi gibi adımlar korur,”[159] derken; “Abbas, İsrail’le müzakerelerde çıkmazı kırmak için dört farklı yolu izleyebilir. En iyisi Filistin Yönetimi’ni feshetmek ama ABD buna izin vermez,”[160] saptamasıyla gerçeğin altını çiziyor Ureyb El Rentavi…

Mesela… İsrail Kanal 2 televizyonuna röportaj veren Filistin Yönetimi Abbas’ın, Filistin topraklarının 1967 sınırlarına göre belirlenmesi ve başkentinin de Doğu Kudüs olması gerektiğini belirtirken kendisini “Ramallah’ta yaşayan bir mülteci” olarak tanımlayıp, “Gazze ve Batı Şeria, Filistin’e, geri kalan topraklar ise İsrail’e aittir,” demesi gibi…

İktidarda olduğu sürece III. bir İntifada olmayacağını da savunan Abbas, gazetecinin “Çocukluğunuzun geçtiği El Celil’deki Safed’de yaşamak ister miydiniz?” sorusuna “Doğduğum yeri görmek benim hakkım ancak orada yaşamak değil” yanıtı vermesi gibi…[161]

Ne yazıktır ki tüm bu şarlatanlıklar “barış müzakereleri” adına yapılıyor![162] Oysa Cihad El Hazin’in ifadesiyle, “Filistinlilerle İsrailliler arasındaki müzakereler içi boş bir siyasi tiyatro”![163]

Bu uğurda “Ortaya konulan hummalı diplomasinin tek amacı, bölgedeki siyasi boşluğun direniş tarafından doldurulmasını engellemek…”[164] “Yeni İntifadadan çekinen İsrail ve ABD için Filistinlilerle müzakereye dönmek kaçınılmazdı. Filistinli yetkililerse görüşmeyi kabul ederek davayı sattı,”[165] saptamasının altını çizen Yaser El Zeatire ile “Ya İntifada başlatacak ya da göstermelik müzakereler.”[166] “Ancak müzakereler başarısızlığa mâhkum”[167] diyen Abdulbari Atwan, “barış müzakereleri”nin hangi anlama geldiğini çok net tarif ediyorlar!

Şurası çok net: “ABD, Britanya, Almanya, Fransa ve hatta BM’nin Filistin meselesinde izlediği politika, Filistinlileri İsrail’le barış müzakerelerine başlamaya ve dolayısıyla bir sürü taviz vermeye baskı yoluyla ikna etmeyi amaçlıyor. Ve bu baskıyı gün geçtikçe artırıyorlar”ken;[168] “İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilip çekilmeyeceğini ve çekilecekse bunu ne zaman yapacağını bilen yok. Ne başbakan, ne de bakanlar bu soruya yanıt veriyor”![169]

Tam da bu durumda çözüm için şunu öneriyor Mustafa Barguti: “ABD’nin iki devletli çözüm görüşmelerindeki başarısızlığını itiraf etmesinin ardından, Filistinlilerin tek alternatifi bağımsızlık ilan etmek.”[170] “1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti için müzakereye ne gerek var? Bağımsızlık ilan edelim ve samimiyeti sınayalım.”[171]

Ancak her şey Ramzy Baroud’un, “Gerçekte, Amerika asla üçüncü bir taraf değil, sebatlı bir İsrail destekçisidir. Uluslararası arenada ilk önce İsrail’in isteklerini yerine getirir, ardından kendisini ikinci sıraya koyar,”[172] formülasyonundaki gibiyken; iki ülke arasındaki güvenlik, askeri ve istihbarat alanlarında işbirliğinin devam ettiğini vurgulayarak, daha önce görülmemiş boyutta olan bu desteğin ilerleyen dönemde de değişmeyeceğinin altını çizen Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Denis McDonough, “İsrail’i kim yönetirse yönetsin ABD, İsrail’in güvenliğini sağlamaya yönelik desteğinden geri kalmayacak,” diyor![173]

Gideon Levy’nin, “Amerikan desteğinin yokluğunda İsrail ölü sayılır,”[174] notunu düştüğü güzergâhta, “Artık ‘Filistin’ yok. İster ‘barış süreci’ ister ‘yol haritası’ deyin; ya da ABD Başkanı Barack Obama’nın zayıflığına, hasta bir çocuğu iyileşme umudu olmaksızın ebeveynlerine geri veren iyimser bir doktor misali Ortadoğu barışına ulaşmanın düşündüğünden ‘daha zor’ olduğuna dair hazin ve çocukça itirafına verip veriştirin. Fakat ‘iki devletli’ bir İsrail-Filistin çözümü, yani İsraillilerle Filistinliler arasında on yıllardır süren savaşı sona erdirecek güvenlik saplantılı ama asil bir anlaşma hayali ölmüş sayılır.

İsrail hükümeti bir Filistin devletine yönelik bütün umutları fiilen yerle bir ederken hem ABD hem Avrupa öylece seyrediyor; siz bu satırları okurken bile İsrail buldozerleri ve yıkım emirleri son barış şansını da yok ediyor; sadece bizzat Kudüs’ün sembolik merkezinde değil, işgal altındaki Batı Şeria’nın kutsal kitapta anlatılan geniş topraklarının stratejik bakımdan Kudüs’ten çok daha önemli olan yüzde 60’ında da süregiden bir yıkım söz konusu. Bu en büyük parçada Yahudiler sayıca Müslümanların iki katı artık…

300 bin İsrailli Batı Şeria’nın en verimli yerindeki 220 yerleşimde yaşarken, Mitchell aşağılanarak ABD’ye dönüyor. Netanyahu’ysa hemen ardından iki yerleşime ağaç dikip ‘Gitmiyoruz’ diyor. İki devletli çözüm öldü,”[175] diye uyarıyor Robert Fisk…

III. AYRIM: SİYONİST İSRAİL

Siyonizm, Filistin toprakları üzerinde Yahudi devleti kurma amacı taşıyan ırkçı bir harekettir. 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla amacına ulaşmıştır.

Evet ABD’li Siyonist politikacı Jerry Falwell’in, “Uluslararası hukuk bütün dünya ülkeleri için geçerlidir, İsrail hariç,” diye tanımladığı Siyonizm -tekrarlayalım- ırkçı bir doktrindir.

Örneğin eski başbakan ve savaş suçlusu Ariel Sharon’un oğlu Gilad Sharon, ABD’nin Hiroşima’ya atom bombasıyla yaptığı gibi kendilerinin de Gazze’yi dümdüz etmeleri gerektiğini söyledi.

Gazze’de yaşayanların seçimlerde Hamas’ı tercih ettikleri için masum olmadıklarını ifade eden Sharon, “Gazzeliler tutsak değiller ve bunu özgür bir şekilde seçtiler, öyleyse sonuçlarına da katlanmalılar” dedi.

‘The Jerusalem Post’ın aktardığına göre Sharon şunları söyledi: “Gazze’nin tüm mahallelerini dümdüz etmeliyiz. Amerikalılar Hiroşima ile yetinmedi, Japonlar yeterince hızlı teslim olmadıkları için Nagazaki’yi de vurdular. Gazze’de elektrik olmamalı, yakıt olmamalı, hareket eden bir araç olmamalı. Ondan sonra gerçekten bir ateşkes çağrısı yapabilirler. Gazze’de ortaya çıkan görüntüler hoş olmayabilir ama zafer hızlı olacaktır ve böylece sivillerimizin ve askerlerimizin hayatları da harcanmayacak.”

Bir orta yol olmadığını dile getiren Sharon, “Ya Gazzeliler ve altyapıları bedeli öder veya tüm Gazze Şeridi’ni yeniden işgal ederiz” diye konuştu.

Ulusal Birlik Partisi milletvekili Michael Ben-Ari ise İsrail askerlerine hiç düşünmeden veya merhamet duygusu taşımadan öldürmeleri tavsiyesini verdi. Gazze’de hiç kimsenin masum olmadığını söyleyen Ben-Ari, askerlere “Dünyaya şirin gözükmek isteyen hiçbir diplomatın hayatınızı riske atmasına izin vermeyin” diyerek seslenen Ben-Ari, “Hayatınız en ufak bir şekilde tehdit altında olduğunda biçin onları!” dedi.

BM’nin, İsrail’in 2008-2009 Gazze işgali sırasındaki savaş suçlarını ve insanlığa karşı işlediği suçları anlatan Goldstone Raporu’na aldırış edilmemesi gerektiğini savunan Ben-Ari, Gazze’de hiç dürüst insan olmadığını ifade ederek İsrail ordusuna bölgeyi “moloz yığınına çevirmesi” ve “kırmızıya boyaması” çağrısı yaptı.

Ayrıca İsrail İçişleri Bakanı Yishai, askeri operasyonun amacının “Gazze’yi Ortaçağ’a geri döndürmek” olduğunu söylemişti.

İsrail Ulaştırma Bakanı Israel Katz ise Gazze’nin “insanları Mısır’a kaçana kadar” bombalanması gerektiğini belirtmişti.

İsrail’de Gazze saldırılarına karşı çıkan protestolara karşı da savaş yanlılarının düzenlediği gösterilerde “Araplara ölüm”, “Köpekler, çocuklarınız da ölecek!”, “Hiçbiriniz yaşamayı hak etmiyorsunuz” gibi ırkçı sloganlar atılmıştı.[176]

İsrail, Yahudilerin kutsal topraklara aidiyetlerini ispat için “ulusal miras” kabul edilen 150 yere Hz. İbrahim Camii’ni de katarken;[177] “Siyonizm nedir”e dair birkaç örneği sıralamak faydalı olacaktır.

Mesela… ‘Ha’aretz’ yazarı Yedidia Stern’in vurguladığı gibi İsrail’de “dini otoritenin, devlet otoritesinin yerine geçmeye başladığını gösteren tarihsel bir süreç yaşanıyor”. Hem özel olarak barış sürecini hem de genel olarak bölge halklarını çok karanlık günler bekliyor!

Bu “durum” içinde ırkçılığa varan kökten dinci akımların (Haredim) gelişmesiyle, Filistin topraklarını işgal etmeye devam eden “yerleşimciliğin” kesiştiği noktada ortaya çıkan Hasidim (tekil olursa Hasidi), Mizrahi/Sefardi çelişkisi, işte bu çözümsüzlüklerin bir semptomu olarak görülebilir.

Emanuel adlı yerleşimci kasabasından, “Ultra-Ortodoks Hasidim” (Avrupa kökenli Eşkanazi) akımının “Slonim” (Sloven kökenli) tarikatına ait bir grup aile, aylardır çocuklarını, kültürel olarak geri, inançları açısından yetersiz gördükleri “Mizrahi” (Ortadoğu kökenli) ailelerin çocuklarıyla aynı okulda birlikte ders yapmalarına karşı çıkıyorlar. Bu ailelerden bir kısmı, yüksek mahkemenin, okul içinde ayrımı gerçekleştiren paravanların kaldırılmasına, çocukların birlikte okumasına ilişkin kararına karşı çıktılar.[178]

İsrail’de Yahudi şeriatı uygulamalarının ardı arkası kesilmezken, Kudüs’ün ultra-Ortodoks (aşırı dinci) Yahudi semtlerinden Mea Şe’arim’de yollara kadınlarla erkekleri ayırmak için bariyerler kondu. Mea Şe’arim’de uzun yıllardır dini Sukot (Çardaklar) Bayramı sırasında yolların bariyerlerle haremlik-selamlık olarak ayrılması geleneği hâkim![179]

İsrail’de Ultra Ortodoks Yahudiler (Harediler) içinde bir grup, cemaatin yaz tatilinde kendilerini koyverip eğlenceye dalmalarını önleme amacıyla ‘ahlâk polisi’ tarzı örgütlenmeye gitti. Kutsallık ve Eğitim Muhafızları adlı grubun lideri haham Mordehay Blau, Haredilerin peşine adeta ‘polis’ taktı. Gizlice takip edilen, pop konserleri gibi kadınlarla erkeklerin bir arada bulunduğu etkinliklere gidip gitmedikleri izlenen Harediler fotoğraflanarak ‘suçüstü’ yapılıyor. İsrail nüfusunun yüzde 10’ununu oluşturan Harediler genelde radyo-televizyon-internet kullanmıyor, askerlik yapma zorunlulukları yok, kendi bölgelerindeki otobüslerde haremlik-selamlık uygulaması var![180]

Kudüs’te Haredi okullarına Sefarad yani İspanyol ve Portekiz kökenli Yahudilerin kız çocuklarının alınmaması sorunu üzerine bir Kudüs Belediye Başkan Yardımcısı İzak Pindros, kent meclisi üyesi Laura Varton’a, “Haredi eğitiminde Seferad, maymun, Rus ve Etiyopyalıları kabul etmiyoruz,” dedi![181]

Nihayet İsrail’de Yahudi şeriatının hüküm sürmesine koşut aşırı dincilerin artan hâkimiyeti adli bir vakada da kendini gösterdi. Beş çocuk annesi olan Hasidik (aşırı dinci) bir kadının üç yaşındaki oğlunu yemekten men edip ölüm noktasına getirmesi üzerine tutuklanması, Kudüs’te günler süren isyana yol açtı. Mahkeme kutsal tatil günü Şabat’a (cumartesi) girerken aşırı dincilerin polisle çatışmalarına son verme amacıyla kararından geri adım attı. Psikiyatrik durum testinden geçmesi koşuluyla 100 bin dolar kefaletle bırakılan zanlı anne, bir hahamın gözetimine teslim edildi. Test sonucu çıkına dek çocuklarını görmesine ise yasak getirildi. Çocuğun kanser olduğu dedikodusuna inanan Hasidikler, cemaatlerinin bir üyesine komplo kurulduğu iddiasıyla salıdan beri sokaklarda terör estiriyordu. Beş gün süren olaylarda 18 polis yaralanırken 50 gösterici tutuklanmıştı![182]

III.1) YALAN(LAR) İLE GERÇEK(LER)

Siyonizm yalanın, yalancılığın bizatihi kendisidir; nükleer konusu ya da “baş Nazi avcısı” Simon Wiesenthal de dahil!

Şu örnek bile yeter de artar: İngiliz gazeteci-yazar Guy Walters, “baş Nazi avcısı” Simon Wiesenthal’in Yahudi soykırımından kurtuluşuyla ilgili hikâyesinin büyük bölümünün uydurma olduğunu ve söylediği kadar çok sayıda savaş suçlusunu yakalamadığını iddia etti. Özellikle II. Dünya Savaşı’yla ilgili araştırma ve romanlarıyla tanınan Walters, ‘The Times’daki yazısında, 1908’te Galiçya’da doğup 2005’te ölen Wiesenthal’in dört kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildiğini, ABD Başkanı’nın Özgürlük Madalyası, Britanya ile Fransa’dan şövalyelik unvanı ve 53 nişanla daha taltif edildiğini hatırlattı.

Ancak Wiesenthal’in üç özyaşam öyküsü arasında büyük farklılıklar bulunduğuna, üstelik bunların tarihi belgelerle uyuşmadığına dikkat çekti. Akademik kariyeriyle ilgili yanlış bilgiler veren Wiesenthal’in savaştan kurtuluş hikâyesi inanılamayacak kadar acayip ve Nazi avlama görevini yerine getirebilmesi için mucizeler sayesinde hayatta kaldığı fikrine yöneltiyor.

Özyaşam öykülerine göre, defalarca Naziler tarafından kurşuna dizilmekten mucize eseri kurtulan, kangren yüzünden ayağı kesilip takma ayakla 272 km. yürüyen, kangrenin yayılsa da aylarca hayatta kalıp Amerikan tanklarını adeta koşarak karşılayan Wiesenthal, kurtuluştan 20 gün sonra Amerikalıların savaş suçları araştırmalarına katılmaya talip olmuş.

Ancak “toplama kamplarının mimarı” Adolf Eichmann ile diğer 1100 Nazi’yi yakalamasıyla ilgili hikâyelerin çoğunun hakikiliği şüpheli. Savaş sonrası Linz’deki Yahudi Merkezi Komitesi’nin başkan yardımcılığına ve Paris’teki Uluslararası Toplama Kampı Örgütü başkanlığına gelen Wiesenthal, Yahudi lobisinin bir numarasına dönüşürken, Yahudileri Filistin’e götüren Siyonist örgüt Berihah ile işbirliği yapmıştı. Ve 1947’de savaş suçlularını yakalamaya yönelik Yahudi Tarihi Belgeler Merkezi’ni kurmuştu.

Wiesenthal’in savaştan kurtuluş hikâyesinin inanılır olmadığına, Almanlar dahil birilerinin yardımını almış olması gerektiğine dikkat çekip eski Avusturya Başbakanı Bruno Keisky tarafından Gestapo ile işbirliğiyle suçlandığını hatırlatan Walters, “Bu çok iyi oyunculuk performansı karşısında kamuoyuna Büyük Wiesenthal Şovu’nun bir illüzyondan ibaret olduğunun söylenemediğini” yazdı.[183]

Yalanlarla beslenen İsrail’in yaşadığı gerçek(ler)e gelince:[184] İsrail hükümetine bağlı Ulusal Sigorta Enstitüsü’nün verilerine göre, İsrail’de her beş aileden biri ve her 3 çocuktan 1’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

İstatistiklere göre ülkedeki 6.5 milyonluk nüfusun yaklaşık 2 milyonu yoksul, bunun yarısı çocuklardan oluşturuyor. Yoksulluk sınırı altındaki çocukların oranı 2001 yılında yüzde 26.9 iken 2002 yılında yüzde 28.1’e yükseldi. 2002 yılında dört nüfuslu bir ailenin yoksulluk sınırı ayda bin dolardı.

İsrail Ulusal Sosyal Güvenlik Kurumu’na göre ülkedeki yoksulların sayısı 2006’da 1 milyon 650 bin kişiye dayandı. 2009’da ise bu sayı yaklaşık 2 milyona ulaştı. Ülkede sosyal yardım örgütlerinin dağıttığı yiyeceklere muhtaç olanların sayısı 5 yılda yüzde 104 oranında artış gösterdi.

Verilere göre İsrail’de yüzde 35’lik bir kesim düzenli sağlık tedavisine muhtaç ancak ilaç parasını ödeyebilecek duruma da sahip değil.

Yoksulların yüzde 78’i çocuklarının okul harcamalarını karşılayamıyor. Bu oranın 2006’ye göre yüzde 48 oranında büyüdüğü belirlendi.[185]

Bir şey daha Siyonist İsrail, ayrıca yolsuzluklar coğrafyasıdır!

1 i) İsrail’de Lieberman’a bağlı siyasiler yolsuzluktan gözaltında… Şüpheliler arasında Başbakan Netanyahu’nun kabinesinde İçişleri Bakan Yardımcısı olan Evimiz İsrail partisinden Faina Kirshenbaum, aynı partiden eski Turizm Bakanı Stas Misezhnikov, milletvekilleri, spor yetkilileri, sivil toplum örgütleri ve sendika başkanları ile siyasi aktivistler ve yerel yönetim yetkilileri bulunuyor. Soruşturma çerçevesinde başka yetkililerin de sorguya çekileceği bildiriliyor. Zanlılar, kamu fonlarını başka kurumlara aktarmak, para aklamak, kişisel çıkar sağlamak ve yolsuzlukla suçlanıyor![186]

2 ii) Dünyanın ‘sorunlu bölgelerinde’ yasadışı silah satışı yaptıkları gerekçesiyle üst düzey 7 İsrailli, ABD, Rusya, Fransa ve İngiltere’de gözaltına alındı. ‘Ha’aretz’in haberine göre, tutuklu bulunan kişilerin, aynı zamanda sahtekârlık, rüşvet, kara para aklama ve BM kararlarını yok sayma suçlarını da işledikleri ifade edildi.

Tamamı 60’lı ve 70’li yaşlarında bulunan bu kişiler, silah ticareti yapıyorlar. En ilginç nokta ise tutukluların tamamının İsrail ordusunda görev yapmış olmaları. Tutukluların tamamı İsrail Savunma Bakanlığı tarafından tanınıyor ve ordudan silah ticareti için izin almış.

Fransa’da tutuklanan Şimon Naor-Herşkowitz, sahte belgelerle Romanya’dan silah alarak Afrika’nın “sorunlu ülkelerinden” iç savaşın henüz bitmediği Angola’ya göndermeye çalışmış… Yair Klein’in suçu ise her gün onlarca insanı öldüren Kolombiya’daki uyuşturucu baronlarının korumalarını eğitmek. Klein, daha önce de Afrika’da iç savaş kurbanlarından Sierre Leone’de hapis yatmış… Gidon Sarig de Venezüella, Peru, Senegal, Nijerya, Gabon ve özellikle de Sri Lanka’ya yasadışı yollarla silah satmakla suçlanıyor…

Benzer suçlarla 2010’un ocak ayında tutuklanan Ofer Pazaf da, diğer iki İsrail vatandaşıyla birlikte bir Afrika ülkesine silah satmak ve rüşvet vermek suçlarıyla tutuklu bulunuyor. Diğer bir İsrail vatandaşı Hanoch Miller ise iç savaş mağduru Somali’den ayrılmaya çalışan Somaliland’a silah satmak için ABD, Panama ve Bosna-Hersek güzergâhlarını kullanmış![187]

iii) Rüşvet alma, para aklama, dolandırıcılık ve yargıyı engelleme ithamlarından kurtulamayan Lieberman için, 3 Mart 2010’da iki saat süren son polis sorgusunda işler biraz daha ciddiye bindi![188]

İsrail’de Araplara yönelik ırkçı görüşleriye bilinen Lieberman için yolsuzluk davası talep ediliyor. 10 yıldan uzun süren bir soruşturmanın sonunda, Lieberman hakkında Rusya’dan göçmüş eski bar fedaisi hakkında kurduğu paravan şirketler ve hesap ağları üzerinden milyonlarca dolar toplamak, kara para aklamak, rüşvet almak, adaleti yanıltmak, tanığa baskı yapmak gibi bir dizi suçlama yapıldı. Polis bu suçların toplam 31 yıl hapis cezası gerektirdiğini belirtildi![189]

Lieberman’ın paravan şirketler ve hesap ağı kurarak, 10 milyon şekel (yaklaşık 2.5 milyon dolar) yasadışı gelir sağladığı iddia ediliyor. Lieberman hakkındaki soruşturma 10 yıldan fazla süredir devam ediyordu![190]

1 iv) Üstelik yolsuzluklar dalgası, hız kesmiş değil. İsrail, tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonuyla karşılaştı. Spor ile siyasetin iç içe olduğu soruşturma kapsamında aralarında eski Bakan ve Bakan Yardımcıları’nın da bulunduğu birçok isim gözaltına alındı… İsrail polisi, aralarında bir eski bakanın ve hâlâ görev yapmakta olan devlet yetkililerin de bulunduğu 30 kişiyi yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle gözaltına aldığını açıkladı. Ancak polis gözaltına aldığı yetkililerin kimlik bilgilerini kamuoyuyla paylaşmadı. İsrail medyası, sanıkların arasında İçişleri Eski Bakanı Yardımcısı Faina Kirshenbaum’un da olduğunu öne sürdü. Liberman’ın yardımcısı Kirshenbaum saatlerce uyarılmış hâlde sorgulandı. Dokunulmazlığı olduğu için tutuklanmadığı belirtildi![191]

IV. AYRIM: BİR KAÇ NOT DAHA

Bütün olup bit(mey)enler, aklımızdan asla çıkarmamamız gereken bir gerçeği bir kez daha güçlü bir biçimde gözler önüne seriyor: “Gerçek barışın yegâne yolu sınıf devrimleridir.”[192]

Filistin davası sınıf temelinden uzaklaştıkça, bir yandan uzlaşmacı Abbas’ın kliği, bir yandan da siyasal İslâmcı Hamas’ın elinde, 70’li yıllardaki devrimci dinamiğini yitirerek bir açmaza, durağanlaşmaya, çözümsüzlüğe mahkûm olmuştur. Bu durum devam ettiği sürece Filistin, hakkında Filistinliler dışında herkesin bir iddia ve etki sahibi olduğu bir denek tahtasına dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.

Ama çürümenin olduğu kadar, zulmün de bir dibi, bir sonu vardır. Bu son, kuşaklar boyu kan, acı, yıkım ve gözyaşı içinde pişen ve “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” Filistin halkının eliyle gelecektir.

İçinden geçtiğimiz parantezi “Devrim, kuvvetli ve birleşmiş bir karşı devrim doğurarak ilerler, yani düşmanı daha aşırı savunma çarelerine başvurmaya ve bu yolda daha güçlü saldırı araçları bulmaya zorlar,” diyen V. İ. Lenin’in görüsünü doğrulayarak mevcut karşı devrim momentini devrimci bir sürece dönüştürecek olan Onlar kapatacaktır.

Ve hiç kuşku yok ki Onlar’ın ırkçı Siyonist saldırganlık karşısında yeniden ayakları üzerinde doğrulması, Ortadoğu’da yepyeni bir şafağın müjdecisi olacaktır…

25 Ocak 2016 13:09:49, Ankara.

N O T L A R

[*] HÊVÎ (Eğitim ve Dayanışma Dergi)’nin 7 Şubat 2016 tarihinde Ankara’da düzenlediği söyleşide yapılan konuşma…

[1] A. Hicri İzgören, “Çığlık”.

[2] Coşkun Muslu, “Sykes-Picot’nun Sonu”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.20.

[3] Soli Özel, “Sykes-Picot’dan IŞİD’e”, Haber Türk, 10 Ocak 2016, s.11.

[4] Patrick Cockburn, “Etnik Temizlik Ortadoğu’yu Parçalıyor”, Gündem, 31 Aralık 2015, s.14.

[5] Şerif Karataş, “Prof. Dr. Bozarslan: Ortadoğu’da Toplumsal Çöküşler Yaşanıyor”, Evrensel, 1 Aralık 2015, s.7.

[6] Remzy Baroud, “Asıl İnsanlık Tehlikede”, Gündem, 3 Aralık 2015, s.11.

[7] “Netanyahu, kameraları kapalı zannederek yaptığı bir konuşmada, Filistinlilere acı dolu sayısız darbe vurmaktan bahseder.” (“Netanyahu: Filistinlilere Sayısız, Acı Dolu Darbe Vurmalıyız”, , 19 Temmuz 2010… http://arsiv.marksist.org/dunya/ortadogu/1447-netanyahu-filistinlilere-sayisiz-aci-dolu-darbe-vurmaliyiz.)

[8] Bugün Filistin olarak adlandırılan bölge, Osmanlı döneminde Şam Eyaleti’nin güneyindeki Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed sancaklarından oluşurdu ve Bilâdü’ş-Şâm, Hıtta-i Şâm veya Arz-ı Şâm diye bilinirdi. Filistin (Palestine) adı, MÖ XII. yüzyılda Ege Adalarından bölgeye gelen Filistlerden gelir ve Batılılar tarafından kullanılmıştır. Şemseddin Sami, ünlü ansiklopedik eseri Kamusü’l-A’lâm’da (1889-1898 arası kaleme alınmıştır) Filistin’in toplam 650 binlik nüfusunun dağılımını şöyle anlatır: “…ahâlinin 41 bini Hıristiyan, 25 bini Musevi ve 150 bini Dürzi olup küsuru [434 bini] kâmilen Müslimdir. Musevilerin bir takımı İspanya ve Portekiz’den bir takımı da Almanya ve Lehistan’dan gelme olup Hıristiyanlar’ın birtakımı eski Süryanîler’den ve bir takımı Ehl-i Salib ahfadındandır. Cümlesi lisan-ı Arabi ile mütekellimdir.”

Gazze, Filistin’in batısında Akdeniz kıyısında bulunan, 40 kilometre uzunluğunda, 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik şerit şeklinde bir bölge. Gazze tarih boyunca, Mısırlılar’ın, İsrailoğulları’nın, Asurlular’ın, Babilliler’in, Persler’in, Makedonyalılar’ın, Romalılar’ın, Bizanslılar’ın, Emeviler’in, Fatımiler’in, Haçlılar’ın, Abbasiler’in, Moğollar’ın, Memlükler’in ve nihayet 1517’de Osmanlılar’ın yönetimine girdi.

[9] Ayşe Hür, “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin”, Taraf, 19 Eylül 2011… http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/90-yildir-kanayan-yara-filistin/17793/

[10] Ayşe Hür, “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin”, Taraf, 19 Eylül 2011… http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/90-yildir-kanayan-yara-filistin/17793/

[11] Ayşe Hür, “İsrail’in Kuruluş, Filistin Devletinin Kurulamayış Hikâyesi”, Radikal, 25 Kasım 2012, s.34-35.

[12] Ayşe Hür, “FKÖ- Hamas Parantezindeki Filistin”, Radikal, 2 Aralık 2012… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/fko-hamas-parantezindeki-filistin-1110188/

[13] Ayşe Hür, “90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin”, Taraf, 19 Eylül 2011… http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/90-yildir-kanayan-yara-filistin/17793/

[14] Cihad El Hazin, “Abluka Irkçılığın Kanıtı”, Hayat, 9 Haziran 2010.

[15] “Dünya Gazze Halkına İhanet Etti”, Cumhuriyet, 23 Aralık 2009, s.11.

[16] “Kutsal Topraklar Obama’yı Bekliyor”, The Observer, 27 Aralık 2009.

[17] Yavuz Oğhan, “Ölümün Sıradanlaştığı Mazlum Şehir: Gazze”, Radikal, 21 Kasım 2012, s.31.

[18] Ceyda Karan, “Savaşları Değil, Barışı Kazanmak”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.17.

[19] “Filistinli Çocuklara Savaş Sanatı Eğitimi”, Radikal, 21 Ağustos 2009, s.13.

[20] Remzi Barud, “Filistinlilerin Mısır’la Bağları Bir Duvarla Kopmaz”, Counterpunch internet sitesi, 31 Aralık 2009.

[21] Ahmed Amrabi, “Mısır’ın Duvarı Abbas’ı da İyice Küçülttü”, Vatan, 12 Ocak 2010.

[22] “Mısır’dan Gazze Tünellerine Metal Duvar”, Radikal, 11 Aralık 2009, s.14.

[23] Gizem Acar, “Umut Vermek İsrail’in Görevi”, Milliyet, 5 Eylül 2015, s.21.

[24] “Yerleşimci Batı Şeria’da Kalacak”, Taraf, 1 Şubat 2014, s.3.

[25] Fehmi Hüveydi, “İsrail Şimdi de Tarihi Çalıyor”, Ru’ya, 3 Mart 2010.

[26] Slavoj Zizek, “Batı Şeria Son Günlerini Yaşıyor”, The Guardian, 18 Ağustos 2009.

[27] “Batı Şeria’nın Yarısına ‘Yerleştiler’…”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2010, s.10.

[28] “Barış Süreci Yerleşime Endeksli”, Radikal, 14 Eylül 2010, s.13.

[29] “Yerleşimci Kendi İşini Görüyor”, Radikal, 18 Aralık 2009, s.9.

[30] “500 Bin Yerleşimci”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2010, s.10.

[31] Cemil K. Mroue, “Lieberman’ın Samimiyeti Bibi’nin İkiyüzlülüğünden İyi”, The Daily Star, 30 Eylül 2010.

[32] “İsrail’den 112 Yerleşime Onay”, Cumhuriyet, 9 Mart 2010, s.11.

[33] “Savaşa Temel Attılar”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2010, s.10.

[34] “Yahudiler Ürdün’de Mülk Peşine Düştü”, Radikal, 21 Temmuz 2009, s.16.

[35] “İsrail Yerleşkeleri Silahlandırıyor”, Milliyet, 1 Eylül 2011, s.12.

[36] Ramzy Baroud, “Batı Şeria İkilemi”, Gündem, 21 Nisan 2014, s.11.

[37] Johann Hari, “Bağımsız Filistin, Hemen Şimdi”, The Independent, 12 Mart 2010.

[38] Abdülhamit Bilici, “Obama, İsrail’e Ne Yapabilir?”, Zaman, 7 Ekim 2009, s.18.

[39] “Kudüs’te Yeni Yerleşim Planı”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2009, s.11.

[40] “Yerleşimler Tam Gaz”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2009, s.11.

[41] “İsrail Gelen Tepkilere Sağır”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2012, s.12.

[42] “İsrail Hükümeti Çalkalanıyor”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2009, s.10.

[43] “İsrail’den Yeni Yerleşim Kararı”, Radikal, 9 Mart 2010, s.16.

[44] “İsrail’e Tepki Yağıyor”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2009, s.11.

[45] “Uluslararası Toplumdan Kudüs İçin İsrail’e Tepki”, Radikal, 5 Ağustos 2009, s.16.

[46] “Doğu Kudüs’ten Yine Araplar Sürülecek”, Radikal, 3 Ekim 2010, s.16.

[47] “Bir Filistinli Aile Daha Kovuldu”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2009, s.11.

[48] “Filistinliler Yine Sokağa Atıldı”, Radikal, 4 Kasım 2009, s.9.

[49] “İsrail’in Kimseyi Takmadığının Resmi”, Radikal, 19 Kasım 2009, s.15.

[50] Doğu Kudüs’te Yine İnşaat Provokasyonu”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2011, s.11.

[51] “Barış Sürecine İnşaat Çivileri”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2010, s.10.

[52] “Dünya Ayakta Ama Netanyahu Aldırmıyor”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2012, s.14.

[53] “İsrail Arapları Aşağılıyor”, Kuds ül Arabi, 11 Mart 2010.

[54] Ian Black, “İsrail Dostlarının Bile Ağzı Açık Kaldı”, The Guardian, 4 Ağustos 2009.

[55] “Bibi Obama’ya Kudüs Resti Çekti”, Radikal, 20 Temmuz 2009, s.13.

[56] “Doğu Kudüs’te Alan Daralıyor”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2010, s.10.

[57] “İsrail’den Art Arda ‘Yerleşim Bombası’…”, Radikal, 12 Mart 2010, s.15.

[58] “Obama Planına Yeni Yerleşim Darbesi”, Radikal, 6 Ocak 2010, s.16.

[59] “İsrail ‘Taş Atan Çocukları’ Yatakta Gözaltına Alıyor”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2010, s.10.

[60] Abdulbari Atwan, “Mitchell Boşuna Gelmeseydi…”, Kuds ül Arabi, 4 Mayıs 2010.

[61] Tuğba Tekerek, “Gönül Tol: Gazze’de Operasyon Sürecek”, Taraf, 4 Ağustos 2014, s.6.

[62] Robert Fisk, “Gemi Cinayetine Hiç Şaşırmadım…”, The Independent, 5 Haziran 2010.

[63] “1.5 Milyon Gazzeli Cezalandırıldı”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2009, s.10.

[64] “BM: İsrail Gazze’de Savaş Suçu İşledi”, Radikal, 16 Eylül 2009, s.13.

[65] “Uluslararası Af Örgütü’nden ‘Kara Cuma’ Raporu”, Radikal, 30 Temmuz 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/uluslararasi_af_orgutunden_kara_cuma_raporu-1406378

[66] “İsrailli Eski Askerler Savaş Suçlarını Anlattı”, Milliyet, 5 Mayıs 2015, s.19.

[67] “İsrail Askerleri Konuştu: Gazze’de Her Gördüğümüze Ateş Açma Emri Verdiler”, Radikal, 4 Mayıs 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/israil_askerleri_konustu_her_gordugumuze_ates_acmamizi_istediler-1349250

[68] “İsrail Bebeleri Gözaltına Alıyor”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2013, s.14.

[69] “18 Aylık Bebek Yanarak Öldü”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2015, s.10.

[70] “Tahrik ve Kin Alevi İsrail’de Yayılıyor”, Milliyet, 3 Ağustos 2015, s.18.

[71] “… ‘Yahudi Terörü’ İsrail’in Güvenliğini Tehdit Ediyor”, Milliyet, 25 Aralık 2015, s.25.

[72] “İsrail’de Tehlikeli Gerilim”, Gündem, 17 Ağustos 2015, s.13.

[73] “İsrailli Yerleşimcilerden Silahlı Savunma”, Milliyet, 18 Ekim 2015, s.23.

[74] “İsraillilere Saldırdığı Düşünülen Filistinliler Gözaltına Alınmak Yerine Vuruluyor”, Radikal, 18 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/israillilere-saldirdigi-dusunulen-filistinliler-gozaltina-alinmak-yerine-vuruluy-1454322/

[75] “İsrail, El-Arakib Köyünü 92’nci Kez Yıktı”, Radikal, 25 Aralık 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/israil-el-arakib-koyunu-92nci-kez-yikti-1495558

[76] “… ‘Yahudi Terörü’ Tehdidi”, Milliyet, 4 Ağustos 2015, s.16.

[77] Bethan Staton, “Filistin Halkı Hebron’da Yaşam Mücadelesi Veriyor”, Evrensel, 10 Mart 2015, s.10.

[78] Patrick O. Strickland, “Filistinli Gazeteciler ‘Üçlü Tehlike’ Altında”, Evrensel, 9 Şubat 2015, s.13.

[79] Amanda Fisher, “Shatila Mülteci Kampında Günlük Yaşam”, Evrensel, 23 Ocak 2015, s.10.

[80] “İsrail’in Duvar Sevgisi”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2012, s.12.

[81] “Kudüs’ün Ortasına Duvar”, Milliyet, 20 Ekim 2015, s.19.

[82] “Yerleşimci Havuzda, Filistinli Damlaya Hasret”, Radikal, 28 Ekim 2009, s.15.

[83] “Arapları Hedef Gösteren Netanyahu’ya Tepki Yağdı”, Milliyet, 4 Ocak 2016, s.16.

[84] “Filistinlilere ‘Yılan’ Diyen Vekil Bakan Oldu”, Hürriyet, 8 Mayıs 2015, s.22.

[85] “Lieberman IŞİD Gibi: Arapların Kafası Kesilmeli”, Cumhuriyet, 10 Mart 2015, s.7.

[86] “İsrailli Bakanın Irkçılığı”, Gündem, 28 Aralık 2015, s.13.

[87] “İntiharlar İkiye Katlandı”, Sabah, 5 Ocak 2015, s.21.

[88] “İsrail Filistinlilerin Parasına El Koydu”, Aydınlık, 6 Ocak 2015, s.13.

[89] “İsrail Hüküm Giyme Yaşını Düşürecek”, Vatan, 20 Ekim 2015, s.18.

[90] “Taş Atan Filistinlilere 20 Yıl Hapis Cezası!”, 21 Temmuz 2015… http://www.radikal.com.tr/dunya/tas_atan_filistinlilere_20_yil_hapis_cezasi-1400837

[91] “Filodaki Milletvekili Cezalandırıldı”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2010, s.11.

[92] “İsrail, Kudüs Müftüsü’nü Tutukladı”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2013, s.11.

[93] “İsrail Suçlamaları Belgelerde”, Cumhuriyet, 9 Nisan 2011, s.10.

[94] “Önce Muhbir Ol, Sonra Doktor”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2010, s.12.

[95] “Gazeteciye Şin Bet Tacizi”, Cumhuriyet, 13 Ocak 2011, s.12.

[96] “İsrail 35-80 Bin Filistinliyi Sürebilir”, Radikal, 14 Nisan 2010, s.14.

[97] “Sahilde Çocukların Katli İsrail İçin ‘Trajik Kaza’…”, Milliyet, 13 Haziran 2015, s.24.

[98] “BM’nin Gazze Raporu: İnsan Hakları İhlâlleri Cezasız Kalıyor”, Hürriyet, 22 Haziran 2015… http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29353474.asp

[99] “Hamaslı Esire Nefes Almak Yok”, Radikal, 24 Mayıs 2010, s.13.

[100] “BM: ‘Zorla Besleme’ Yasası Endişe Verici”, Gündem, 10 Ağustos 2015, s.13.

[101] “İsrail’i Boykot Yasak”, Cumhuriyet, 13 Temmuz 2011, s.10.

[102] “Filistinlilere Oksijen Yasak”, Radikal, 27 Haziran 2010, s.9.

[103] Arapçada al-Nakhwa kahramanlık anlamına gelir, al-Arabiya kelimesi ile birleştirildiğinde ise “Arap Kahramanlığı” olarak ele alırız. Bu söz öbeği metinler arasında kültürel ve politik çok yönlü anlamlara sahiptir.” (Ramzy Baroud, “Arap Kahramanlığının Sonu”, Gündem, 29 Eylül 2014, s.11.)

[104] “Bıçak İntifadası’ Sosyal Medya Üzerinden Yayılıyor”, Milliyet, 14 Ekim 2015, s.14.

[105] Anouk Guine, “Var Olmak İçin Direniyoruz Direnmek İçin Var Oluyoruz”, Birgün, 23 Nisan 2015, s.12.

[106] Yassmine Saleh, “Filistin’de Direnen Yeni Nesil”, Birgün, 26 Ekim 2015, s.12.

[107] Abdulvehhab Bedirhan, “Kahire, Gazze Sınavında Çaba Harcamalı”, Şark, 19 Kasım 2012.

[108] Sara Masumi, “Kutsal Topraklarda Kötüye Gidişin Sonu Yok…”, Haber, 6 Eylül 2009.

[109] Taha Halife, “Hamas-Fetih Bölünmesi Siyasi İntihar”, Raya, 10 Ağustos 2009.

[110] Amira Hass, “Gazze’yle Ramallah Arasında 180 Derece Fark Var”, Ha’aretz, 25 Mart 2010.

[111] Ramzy Baroud, “Tarihi Manipüle Etmek: Filistin’de ‘Halk Direnişi’nin Farklı Yüzleri”, Gündem, 19 Kasım 2012, s.11.

[112] Ramzy Baroud, “Yeni Filistin İttifakı”, Gündem, 5 Mayıs 2014, s.11.

[113] Beşir Musa Nafi, “Abbas Fırsat Harcamakta Uzmanlaştı”, Arap, 25 Mart 2010.

[114] “Yahudi Devletini Asla Tanımayacağız”, Milliyet, 27 Nisan 2014, s.22.

[115] “Abbas’ı Şin Bet Koruyor”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2009, s.11.

[116] “Gazzelileri Bizzat Abbas Satmış”, Radikal, 8 Ekim 2009, s.9.

[117] Fehmi Hüveydi, “Abbas Filistin’i Utandırıyor”, Şark, 7 Ekim 2009.

[118] “Filistinliler, Mahmud Abbas’ı ‘İhanet’le Suçluyor”, Milliyet, 8 Ekim 2009, s.14.

[119] Mete Çubukçu, “Filistin’de Utanç Kayıtları”, Radikal İki, 11 Ekim 2009, s.4.

[120] Abdulbari Atwan, “El Cezire Depremleri”, Kuds ül Arabi, 25 Ocak 2011.

[121] “Fetih İşkence Taktiğini CIA’dan Alıyor”, Radikal, 19 Aralık 2009, s.9.

[122] “Hamas’a Karşı CIA ile İşbirliği”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2009, s.11.

[123] “El Fetih’e Kardeş Kurşunu”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2011, s.10.

[124] Mohammed Herzallah, “El Fetih’teki Çözümsüz Rekabet”, Newsweek, 23 Temmuz 2009.

[125] “El Fetih Direnişte Kararlı”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2009, s.11.

[126] “Lider Kadro Eleştirildi”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2009, s.10.

[127] “Fetih Kendini Tazeledi”, Kuds ül Arabi, 13 Ağustos 2009.

[128] Muhammed Nevruzpur, “Fetih’in Gençlere Kayması Filistin Davası İçin Umut Verdi”, Haber, 20 Ağustos 2009.

[129] “El Fetih’de Genç Kuşağın Yolu Açılıyor”, Radikal, 12 Ağustos 2009, s.13.

[130] “El Fetih’te Yeni Kuşak Dönemi”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2009, s.11.

[131] “El Fetih Devrim Konseyi’nde İlk Yahudi”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2009, s.11.

[132] “El Fetih’te İlk Yahudi”, Radikal, 16 Ağustos 2009, s.17.

[133] “El Fetih’te Gazze Çatlağı”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2009, s.10.

[134] Mete Çubukçu, “Efsane Örgütün Sonu mu?”, Radikal İki, 9 Ağustos 2009, s.6.

[135] Aslı Aydıntaşbaş, “Hamas Lideri Halid Meşal: İşgal Altında Olduğumuz İçin Savaşıyoruz”, Milliyet, 22 Ağustos 2014, s.17.

[136] Yezid Sayigh, “Arafat’ın Ayak İzlerinden: Halid Meşal Gazze’de”, Radikal, 24 Aralık 2012, s.18.

[137] “Barışa Geçit Yok”, Taraf, 5 Eylül 2010, s.3.

[138] Oral Çalışlar, “Hamas Bir Terör Örgütü müdür?”, Radikal, 24 Kasım 2012, s.14

[139] Erdal Güven, “Hamas Nedir?”, Radikal, 9 Haziran 2010, s.18.

[140] Ha’aretz, 25 Nisan 2013.

[141] Al Awsat, 25 Nisan 2009.

[142] Ergin Yıldızoğlu, “Filistin’de Birlik ve Barış Süreçleri İç İçe”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2014, s.11.

[143] Kadri Gürsel, “Hamas ve Sonrası”, Milliyet, 28 Temmuz 2014, s.19.

[144] “Abbas’ın Seçim İlanına Büyük Tepki”, Radikal, 25 Ekim 2009, s.13.

[145] “Uzlaşma Görüşmelerine Seçim Gölgesi”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2009, s.13.

[146] Mete Çubukçu, “Hangi Filistin?”, Birgün, 20 Haziran 2007… http://www.birgun.net/haber-detay/hangi-filistin-3774.html

[147] “Hamas’tan Rakibine Baskın”, Radikal, 16 Ağustos 2009, s.17.

[148] “Gazze’de Şeriat Çatışması”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2009, s.11.

[149] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Terörizmle’ Savaşa Hamas da Katıldı”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2009, s.4.

[150] “Kadın Avukata Örtünme Şartı”, Radikal, 27 Temmuz 2009, s.11.

[151] “Hamas Kızları ‘Örttü’…”, Hürriyet, 25 Ağustos 2009, s.16.

[152] Ureyp El Rentavi, “Filistinli Kadın Nargile İçer!”, Düstur, 21 Temmuz 2010.

[153] “Filistinli Genci Afrodizyak Bozuyor”, Radikal, 16 Temmuz 2009, s.9.

[154] Fehmi Hüveydi, “AB Filistinlilere Araplardan Daha Çok Sahip Çıkıyor…”, Ru’ya, 18 Mart 2010.

[155] “Mısır, İsrail’in Sınır Polisi Rolünden Kurtulmalı”, Kuds ül Arabi, 16 Haziran 2010.

[156] Abdulvehhab El Efendi, “Arap Sessizliği Ürkütüyor”, Kuds ül Arabi, 9 Ekim 2009.

[157] Abdullah El Eşal, “Buda Heykelinden Aksa’ya…”, Hayat, 27 Mart 2010.

[158] Seumas Milne, “Diktatörleri Tutmanın Bedeli Terör”, The Guardian, 7 Ocak 2010.

[159] Abdulbari Atwan, “Arap Birliği Utanç Kaynağı”, Kuds ül Arabi, 14 Nisan 2010.

[160] Ureyb El Rentavi, “Abbas’ın Dört Seçeneği Var”, Düstur, 10 Ekim 2010.

[161] “Abbas: Ramallah’ta Yaşayan Bir Mülteciyim”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2012, s.13.

[162] Washington’da 2 Eylül 2010 günü 20 ay aradan sonra başlayan İsrail-Filistin doğrudan görüşmelerinden, aralarında Hamas’ın silahlı kanadının da bulunduğu 13 silahlı Filistinli grup, güçlerini birleştirerek İsrail’e daha etkili saldırılar düzenleme kararı aldı. (“Filistinli Gruplar Silaha Sarılıyor”, Cumhuriyet, 4 Eylül 2010, s.10.)

[163] Cihad El Hazin, “Müzakereler Siyasi Tiyatrodan İbaret”, Hayat, 2 Eylül 2010.

[164] Yaser El Zeatire, “Meydan Direnişe Kalmasın Diye Diplomasi…”, Düstur, 10 Ocak 2010.

[165] Yaser El Zeatire, “Filistin Yönetimi Bir Kez Daha Boş Vaatlere Kandı”, Düstur, 23 Ağustos 2010.

[166] Abdulbari Atwan, “Abbas’ın Çıkmazı Derinleşiyor”, Kuds ül Arabi, 26 Ocak 2010.

[167] Abdulbari Atwan, “Müzakereler Başarısızlığa Mâhkum”, Kuds ül Arabi, 2 Eylül 2010.

[168] Kasim Gafuri, “Filistinliler Yine Bir Tuzakla Karşı Karşıya”, Jamejam, 25 Temmuz 2010.

[169] Gideon Levy, “… ‘Kudüs Tacirleri’ Belirsizlikten Besleniyor”, Ha’aretz, 4 Nisan 2010.

[170] Mustafa Barguti, “Bağımsız Filistin Devleti, Hemen Şimdi!”, Hayat, 9 Aralık 2010.

[171] Mustafa Barguti, “Filistin’de Çözüm Belli: Diplomatik Direniş”, Hayat Gazetesi, 14 Ekim 2010.

[172] Ramzy Baroud, “Amerika’nın Barış Görüşmeleri”, Gündem, 28 Nisan 2014, s.11.

[173] “50 Yıllık İsrail İşgali Sona Ermeli”, Milliyet, 24 Mart 2015, s.19.

[174] Gideon Levy, “Wiesel İsrail’in Gerçek Dostu Olsaydı…”, Franffurter Allgemeine, 6 Mayıs 2010.

[175] Robert Fisk, “Netanyahu Obama ve Mitchell’la Dalga Geçiyor”, The Independent, 30 Ocak 2010.

[176] “Ariel Sharon’un Oğlu: Gazze’yi Dümdüz Etmeliyiz”, 19 Kasım 2012… http://arsiv.marksist.org/dunya/ortadogu/8906-ariel-sharonun-oglu-gazzeyi-dumduz-etmeliyiz

[177] “Bibi’den ‘Kutsal’ Kışkırtma”, Radikal, 23 Şubat 2010, s.8.

[178] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Sırada İsrail’de…”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2010, s.12.

[179] “Yahudi Kadına Şeriat Duvarı”, Radikal, 30 Eylül 2010, s.9.

[180] “İsrail’de de Haredi Gençlerin Peşine Din Polisi Takılıyor”, Radikal, 10 Ağustos 2010, s.13.

[181] “Seferad, Maymun ve Rus giremez…”, Radikal, 30 Nisan 2010, s.18.

[182] “İsrail’de Aşırı Dincilerin Dediği Dedik”, Radikal, 19 Temmuz 2009, s.15.

[183] “Wiesenthal’in Hikâyeleri Büyük Ölçüde Uydurma”, Radikal, 20 Temmuz 2009, s.13.

[184] 14 Mayıs 1948 yılında kurulan İsrail 20 bin 770 km2 yüzölçümü (440 km2 alanı sularla kaplı), 273 km kıyı şeridi, 8 milyona yaklaşan nüfusuyla Lübnan ve Mısır arasında bulunan küçük, ama dünyada etkisi büyük bir ülke. Nüfusu yüzde 75.6’sı Yahudi, yüzde 16.2’si Müslüman, yüzde 2’si Hıristiyan, yüzde 1.7 Dürzi ve yüzde 3.8’i de diğer dinlere tabi olanlardan oluşmaktadır.

2010 verilerine göre GSYİH’si 219.4 milyar dolar (dünya sıralamasında 52’nci). GSYİH’nin yüzde 2.4’ünü tarım, yüzde 32.6’sını sanayi, yüzde 65’ini hizmetler sektörü yaratmaktadır. Kişi başına milli geliri 29 bin 800 dolarla dünyada 46’ncı, yoksulluk sınırı altında yaşayanlar nüfusun yüzde 23.6’sı; yoksulluk sınırı günlük 7.30 dolar. İşgücü 3.4 milyon, işsizlik oranı yüzde 6.7, enflasyon oranı yüzde 2.7 olan İsrail küçük olmasına rağmen ekonomisi dünya sıralamasında önemli bir yer tutmaktadır. Bütçe gelirleri 61 milyar dolar, bütçe giderleri 69 milyar dolar olan İsrail kendi elektriğini üretmekte 54.5 milyar kWh olan üretimden 46.4 milyar kWh kendisi tüketerek 2 milyarını ihraç etmektedir.

Petrol yönünden sıkıntılı durumdaki İsrail’in petrol çıkan bölgelere iştahı ve Gazze ablukasının petrole bağımlılığından da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Günde 3 bin 806 varil üreten İsrail 231 bin varil/gün tüketmekte; günde 318 bin 900 varil ithal etmektedir. Doğalgaz ithalatçısı ve ihracatçısı olmayıp günde 1.19 milyar cu m üretip tüketmektedir.

Sanayisi şu sektörlerden oluşmaktadır: Yüksek teknoloji ürünleri (havacılık, iletişim, bilgisayar destekli tasarım ve üreten de dahil olmak üzere, tıbbi elektronik, fiber optik), ağaç ve kâğıt ürünleri, potas ve fosfat, gıda, içecek ve tütün, kostik soda, çimento, inşaat, metal ürünleri, kimyasal ürünler, plastik, elmas kesme, tekstil, ayakkabı. Hammadde, askeri ekipman, yatırım malları, ham elmas, yakıt, tahıl, tüketim malları ithal eden İsrail’in ithalatı yaklaşık 58 milyar dolar (dünya sıralamasında 46’ncı), makine ve teçhizat, yazılım, elmas, tarım ürünleri, kimyasallar, tekstil ve konfeksiyon ihracatının toplamı 56 milyar dolar. En fazla ihracatı ABD’ye yapmakta (yüzde 35), yüzde 12.3 oranı ile de ithalatında ABD birinci sırada bulunmaktadır. Cari işlemler dengesi 6.7 milyar dolar fazla ile dünyada 29’uncu sırada yer almaktadır. 106 milyar dolar dış borcu bulunan İsrail’e 78 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı gelmiştir.

GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 8’ini askeri harcamalara ayıran İsrail bu bakımdan dünyada 6’ncı sırada yer tutmaktadır. Yahudi ve Dürzilere askerlik zorunludur. 120 bine yakın askeri bulunan İsrail’in rezerv ordusu (hemen askere alınabilecekler) 3 milyon kişi civarındadır. (Mustafa Pamukoğlu, “Küresel Ekonomide İsrail’in Yeri”, Cumhuriyet, 6 Eylül 2011, s.10.)

[185] Jiyan Mazlum, “İsrail’de 2 Milyon Yoksul”, Günlük, 30 Mart 2010, s.12.

[186] “İsrail’de Lieberman’a Bağlı Siyasiler Yolsuzluktan Gözaltında”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2014, s.12.

[187] “Dünya Silah Ticaretinde İsrailli Parmağı”, Evrensel, 2 Temmuz 2010, s.8.

[188] “Lieberman Polisin Bile Baş Belası”, Radikal, 4 Mart 2010, s.16.

[189] “Lieberman da Yolsuz Çıktı”, Radikal, 4 Ağustos 2009, s.15.

[190] “Lieberman: İstifa Ederim”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2009, s.10.

[191] “İsrail’in 17 Aralık’ı”, Aydınlık, 27 Aralık 2014, s.13.

[192] “Barış Siyaseti Üzerine”, Halkın Günlüğü, Yıl:4, No:109, 16-31 Ekim 2015, s.14.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

www.000webhost.com