‘Beyaz adamlar’ ve ‘Apaçiler’- Necmi Erdoğan

14 Ağustos 2012 Salı

Böyle olduğu ölçüde, sınıf karşılaşmaları da imge karşılaşmaları halini alabiliyor. Dolayısıyla, sınıfsallığı, tümüyle ona indirgenebilir olmasalar da, “beyaz Türk”, “apaçi”, “tiki”, “emo”, “ezik” vb. imgeler ve bunların mübadelesinde de aramak gerekiyor. Zaten sınıf ilişkisi de çoğu zaman salt sınıfsal bir şekilde değil, başka toplumsal (kültürel, siyasal) biçimler ve kodlar dolayımıyla veya içinde yaşanır. Bu yazıda, yakın dönemde özellikle metropollerde yaşayan alt sınıf gençliği arasında yayılmış altkültürlerden biri olan “apaçiliğin” nasıl bir imge mübadelesine konu olduğunu tartışacağım. “Apaçi” diye adlandırılan gençlerin kendi anlam haritalarına ise kısmen -o da spekülatif biçimde- değinmekle yetineceğim.

“Apaçi” adı, çakma spor kıyafetler giyen, saçlarının üst kısmını dikleştiren, kent merkezlerindeki üstgeçit kenarları gibi alanlarda tektonik müzik eşliğinde dans gösterisi yapan gençlere veriliyor. Ancak “apaçi” imgesi kentsel mekânda üreyen bir imge olmakla birlikte, hem “apaçiler”in, hem de onlar hakkında söylem üretenlerin asli mecralarından birinin İnternet -özellikle sosyal paylaşım- siteleri olduğunu belirtmeliyiz. “Apaçi” diye nitelenen gençlerin bu sitelerde paylaştıkları fotoğrafların “Her Güne Bir Apaçi” gibi başka sayfalarda tekrar yayınlanması ve bu fotoğraflara bakanların yorum yazmaları tam da yukarıda sözünü ettiğimiz türden bir karşılaşma. Çeşitli internet sitelerinden alınmış şu “girişler”e bakalım:

“Apaçiler genellikle orman veya hayvanlara açık alanlarda yaşayıp insanlar tarafından “Bunlar insansa ben hayvanım” gözüyle baktıkları kişilerdir.”“Her köşede bulunabilen insanımsılar.”“Günümüz uzay çağı metropollerine koloni halinde yayılmış ve yayılmakta olan makroorganizmalar.”“Primat ırkının hominidae üyelerinden. Türlerinden farklılaşarak garip bir tür ortaya çıkartmışlar. Evrimin terse işlemesi durumunun örneği.”“Yaşadıkları yerler genelde tek katlı gecekondu dediğimiz yerlerdir ama ne yazıktır ki günümüzde apartmanları bile işgal etmeye başlamışlardır.”“Merak edenler, bu canlıları Eminönü ve Tarlabaşı’nda bulabilir ayrıca geceleri vahşi olduklarından yaklaşılmaması tavsiye edilir.”“Toplumun kanayan yarası apaçilerin, farklı bir ırk oluşturmaya yakın bir nüfusa ve dış görünüşe ulaşmaları…”“Yüzyıllardır yaşamını sürdüren ve neslini koruyabilen türlerdendir… Varoş diye tabir ettiğimiz bölgelerde doğan fakat medeniyetin en yüksek seviyede olduğu yerlerde gezen canlılardır. Bu canlılar sıradan insanlar gibi yemek yer, su içer, tuvalet ihtiyacını giderir hatta aşık bile olabilirler.”“Ankara bu türün ana vatanıdır. Kabuklu yemiş atmayınız lütfen.”

“Apaçiler”in yerel bir “alt türü” olarak sunulan “Sincan bebesi” de benzer terimlerle tarif ediliyor: “Sincan ilçesine has olan bu canlı türü, adını ilçesinden alır”. Bu örneklerde “hayvanlar âlemi” türü bir belgesel dilinin veya “bilimsel” bir söylemin taklit edilmesi dikkat çekici. Böyle bir dil kullanmadan gülünçleştirme de söz konusu elbette: “Hahahah bunların olduğu yer karantina altında etrafa bulaşmasın diye (:”;“… Apaçi Koruma ve Evcilleştirme Derneği… yaptığı basın toplantısında, ‘İnsan hakları, hayvan hakları var da, neden apaçilerin hakları olmasın’ cümlesiyle…” Bunların yanı sıra, “apaçiler”in alt sınıftan olduğunu bile bile bu alaycılığı savunan bir sinizm de karşımıza çıkabiliyor: “Maddi durumu iyi olmayan, varoşlarda doğmuş, büyümüş, iyi eğitim alamamış gençlerin… Aahhaahahhahahahhahaah. Ne komik ya çok gülüyorum bu sosyal adaletsizliğe”; “Öncelikle bu adamlarla ‘fakir’ oldukları için değil, ‘özenti oldukları’ için dalga geçiliyor. Yani sen nasıl tiki ile ‘zengin’ olduğu için değil, ‘özenti’ olduğu için dalga geçiyorsan apaçiler için de durum böyle. Şimdi ne olur bırakalım bu sosyal sınıf muhabbetlerini.”

“Apaçiler” hakkında üretilen bu söyleme itiraz edenler yok değilse de, hâkim söylem böyle aşağılayıcı ve alaycı. Bu söylemde “apaçi”, seküler bir şeytan taşlama ayininin veya sembolik linçin nesnesi olarak kuruluyor. Dolayısıyla da söylem, gündelik hayatı aşağı, hastalıklı, aykırı olandan temizlemek isteyen bir mikro faşizmi dillendiriyor. Bu mikro faşizmin temelinde, ister ekonomik, ister kültürel terimlerle olsun kendini “seçkin” addeden öznenin öjeni, yani “ırk hıfzıssıhhası” arayışı yatıyor. Bildiğimiz faşizmin milletin organik bütünlüğünü veya soyun güzelliğini bozan unsurlardan arınma arzusundaki öjenik zihniyete benzer şekilde, “apaçi” de bu seçkin öznenin sahibi olduğu kentsel mekânı kirleten, göz zevkini bozan bir “tür” olarak sunuluyor ve yok olması isteniyor: “Tek tek tespit edilip toplu halde asit kuyusuna atılıp ateşe verilmesi gereken canlı türü. Dünya elbette ki ondan sonra çok daha yaşanılır bir yer olacaktır.” Bu faşist dil, sayfaya örneğini koyduğumuz türden şakağına silah veya boğazına bıçak dayamış “apaçi” fotoğraflarının altına yazılan yorumlarda da kendini gösteriyor: “Bu şeytan bir kere de iyilik yapıp doldursa ya şu silahı :)”; “Hahaha apaçiye bak sen… Öl geber de kurtulalım”; “Ölse keşke”; “Sık kafana bitsin bu işkence :)”; “Kes ulan kes :)”

Bu öznenin “etnik” veya “türsel bir temizlik” isteyecek kadar tiksinç bulduğu şey, “apaçi” figürünün grotesk melezliğidir aslında. (Zaten melezlik de öjenik zihniyetin asli hedefidir.) Bu melezliği şöyle düşünebiliriz: Alt sınıfın haddini ve yerini bilmemesi, kendinden beklenen rolden başka bir role soyunması, başkalarıyla aynı işaretleri değilse de aynı kodları kullanması. “Apaçiler”in en çok alay edilen fotoğrafları, Şahin marka bir arabanın penceresinden başını uzatmış, çakma saatini gösterir vb. bir halde çektirdikleridir. Soralım: Arkadaş listesi, beğendiği müzik grupları, Eiffel Kulesi önünde çekilmiş resimleri ile sosyal paylaşım sitesi “vitrininde yaşayan” birinin yeni aldığı çakma kıyafet ile fotoğraf çektirip internete koyan birine söyleyeceği ne olabilir? “İmaj” ve “statü” için bir AVM’deki Starbucks’da oturanlar ile üstgeçit önünde dans ederek kendini gösteren “apaçiler” arasında gösteri açısından sahiden bir fark var mı? “Beyaz adam”, yukarıdaki alıntılardan birinde iddia edildiği gibi, yalnızca “apaçi”yi değil, türedi zengininki de dâhil her tür gösterişi eleştirdiğini söyleyebilir. Ancak bilmediği veya görmek istemediği şey, kendi dünyasının da gösterinin en fazlası daha rafine biçimleriyle dolu olduğudur. “Apaçi” grotesk bir şekilde taklit eder. (Zaten kıyafetleri de taklittir.) Ancak biliyoruz ki, taklit arzunun hakikatidir. “Beyaz adam”ınki de dâhil! “Apaçi”, belki tam da bu hakikati, “beyaz adam”ın kendi taklitçiliğini gösterdiği için bu kadar rahatsız edicidir.

İnternet sitelerinde “apaçiler” hakkındaki bu faşist-öjenik söylemi üretenlerin toplumsal-sınıfsal konumlarını tam olarak bilemiyoruz. Sınıfsal olarak homojen olmadıkları da iddia edilebilir. (Hatta bu sitelerdeki yorumların kurbanlarından biri olan Togo işçisi Ümit’in anlattığına bakılırsa, bir “Sincan bebesi”nin dahi bu söylemin üretimine katılması mümkün.[1]) Ancak bu dilin “beyaz Türk” söylemini üreten dille aynı sınıflandırma şemalarına ve ayırma stratejilerine başvurduğunu söyleyebiliriz. Zaten sınıf analizi açısından önemli olan, sınıflar ile kültürel temsiller arasında sorunsuz bir örtüşmenin varlığı değil, kültürel alandaki ayırma stratejilerini düzenleyen ilkenin sınıfsal olmasıdır.

Biliyoruz ki, “apaçi” “varoş çocuğu”dur; tekstil işçisi, kuaför kalfası veya meslek lisesi öğrencisidir. Kılık kıyafeti, saç stili ve hatta jestleri onu içinden çıktığı alt sınıfların diğer kesimlerinden ayırır. “Apaçi”nin gelenek ile modernlik arasına sıkışmış, “iki arada, bir derede” olduğu söylenemez; tümüyle kapitalist modernliğin ürettiği bir figürdür. Bu figür, Türkiye toplumunun kültüralist terimlerle, Batılı/Doğulu, modern/geleneksel, merkez/çevre gibi ikiliklerle anlaşılamayacağını gösterir. Hürriyet’in Taksim’deki yılbaşı kutlamalarında kadınları taciz edenleri “apaçi” olarak nitelemesi ile Habertürk’ün tacize uğrayan kadınların üniversite mezunu ve iyi bir işe sahip olmasına karşılık, bu nedenle gözaltına alınanların eğitim düzeyi düşük, çiğköfte satıcılığı, ayakkabı tamirciliği, oto yıkamacılığı gibi işler yapan veya işsiz olan insanlar oldukları şeklindeki haberini yan yana düşünelim [2]. Buradaki karşılaşma, geleneksel/modern karşılaşması olmanın ötesinde, “son kertede” orta ve üst sınıflar ile “tehlikeli sınıflar” arasındaki karşılaşmadır.

Senkretik bir imge olan “apaçi”nin soykütüğü “kıro”, “hırbo”, “maganda” vb. imgelere kadar uzanıyor. (Ancak kendinden önceki imgelerin maço vurgularından farklı olarak, yine saldırgan-tacizci bir erkek imgesi olsa da, kadınsılıkla da eklemleniyor. “Beyaz adam” tacizkârlığından dem vururken, yaşadığı alt sınıf mahallelerindeki geleneksel bakış onun halini “erkek adama yakışmaz” buluyor.) Lakin “maganda” imgesi, altın kolye-lahmacun-viski vb. motiflerle türedi zenginlere işaret edebilirken, “apaçi” -tıpkı “kıro” gibi- düpedüz alt sınıfları gösteriyor. Bu imgede Türk ve Kürt ezilenlerinin buluşturulduğunu bile söyleyebiliriz. Sözgelimi İncisözlük’teki “Sincanlılar Buraya” başlığı altındaki girişler (“Fakir piçler ******** gidin”, “Bu sözlükte kıro da varmış demek”, “***** kodumun apaçileri” vb.) fakir-kıro-apaçi eşdeğerliğini ortaya koyuyor.

“Apaçiler” hakkındaki anlatılarda onlarla yaşanan “gerçek” bir karşılaşmanın hikâyesini bulmak neredeyse imkânsız. Zira seçkinlik iddiasındaki bir orta sınıf genci onlarla ancak mahallelerinden çıkıp kendilerini gösterdikleri kent merkezlerinde ya da İnternet ortamında karşılaşıyor. Yani “apaçi” örneğinde sınıf karşılaşması esasen görsel bir karşılaşmadır; nadiren gerçek bir görüşme olup, çoklukla birbirine bakmadır. Ancak bu bakış simetrik ve karşılıklı olmadığı ölçüde bakışma bile değildir; daha çok anlık bir seyirdir. Böyle olması, orta ve üst sınıfların kendilerini kentsel mekânda yalıtmalarıyla doğrudan ilişkili elbette. Nitekim “apaçi” imgesi ile mekânı soylulaştırma söylemi iç içe geçiyor. Sözgelimi “apaçiler”in kentte dolaşması “işgal” olarak adlandırılıyor: “Bu aralar Bahçeli’yi işgal etmekteler, Allah sonumuzu hayır etsin”; “Rock barlarda da görmeye başlarsak bu güzide canlıları, artık Türkiye’yi terketme vakti gelmiş demektir.” Starbucks gibi yerler ise bu “canlılardan” arınmayı temsil ediyor: “Apaçilerin seyrek bulunduğu yerler buralar. Oraya bi Sincan bebesi gidip oturmaz, keyfimize bakarız.”

Yukarıda aktardığımız türden anlatıların gösterdiği en önemli şey, sınıfsal ayrımların dillendirilmesinden de öte, bu dillendirmenin meşru ve doğal addedilerek yapılmasıdır. Tarihsel olarak yeni olan -esasen 1980’lerde gelişmeye başlayan- şey de sınıf zihniyetinin öjenizme, sinizme ve alaycılığa varan bir şekilde ortaya konulmasıdır. Bunun siyasal temellerini Özal’ın “Ben zenginleri severim” sözünde, edebi temellerini ise Ahmet Altan ve Ömer Baytaş gibilerin “Bir aşkı özgürce yaşayabilmek fakirlerin harcı değil” ve “Bir dilim ekmeğe muhtaç olanın… bir romanı doldurmaya yetecek içsel zenginliği yoktur” yollu aforizmalarında bulabiliriz[3]. Vardığı nokta ise, “Çoğunluk” filmindeki delikanlının evlerini temizleyen gündelikçi kadın yeri silerken ona tekme atmasıdır. Bu söylemin tümüyle hâkim olmadığı iddia edilse bile, meşruiyetinden şüphe duyulmaz ve arsız bir şekilde, alenen telaffuz edilmesinin kendisi bir belirtidir. “Köylü”, “gecekondulu” veya “arabesk” halleriyle alt sınıfların ıslah edilmesini vazeden romantik-popülist veya sosyal mühendislikçi zihniyetlerin bile terkedilmesinin, artık onların “sosyal sorun” olarak bile görülmemesinin belirtisidir. Dolayısıyla bu anlatılarda dillendirilen mikro faşist söylem esas itibarıyla neoliberalizmin gündelik hayata tahvil edilmiş biçimidir.

•••

“Apaçiler”in kendi dünyaları ise anlaşılmayı ve kurcalanmayı bekliyor. Bunu yapmamış olduğumuzu vurgulayarak, tartışmaya açık olan birkaç noktaya değinelim. Göründüğü kadarıyla, alt sınıf gençliğinin alt kültürlerinden biri olarak “apaçilik” tüketim gücü olmayanların tüketim kültürüne dâhil olma arzusuna dayanıyor. “Apaçilik” gelip geçici bir alt sınıf gençliği modası olabilir. Ancak kendini bir imge olarak kurmanın, gösteriselleştirmenin geçici olmayacağı açık. Bu açıdan, “apaçi” figürünün alt sınıfların kültürel geleneğinde önemli bir kırılmaya denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu kırılma da, alt sınıfların hegemonik dille konuşmalarının işaretlerini vermesinde temelleniyor. Bu bakımdan, “apaçi” altkültürünün -esasen 1980’lerde ivme kazanan ve 2000’lerde yerleşik bir hal alan- gösteriselleşmenin alt sınıflar arasında aldığı biçimlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. (1980’lerde yabancı sigara ithaline izin verildiği dönemde gömlek cebinde Marlboro sigarasıyla dolaşan veya şimdilerde pahalı bir cep telefonu kullanan alt sınıf insanlarını düşünelim.)

Bu kırılmanın önemli sonuçları var. Bunlardan biri, vaktiyle yoksulluk bağlamında tartıştığımızdan farklı bir bedensel eğilimin ortaya çıkmasıdır. Yani kendini yoksayan, geri çeken bir yoksul veya alt sınıf insanı bedeninin yerini kendini gösteren, öne süren bir beden alıyor. Beden, diğerleri için olduğu gibi, “apaçi” için de bir yazım yüzeyidir. Müslüm Baba konserinde göğsünü jiletleyenler ile bıçağın sırtını boğazına veya kurusıkı tabancayı kafasına dayayıp fotoğraf çektirenler akraba sayılırlar. Ancak birincisinden farklı olarak ikincisinde söz konusu olan acı çektiğini ilan etmek, kendine zarar verir “gibi görünmek”, yani bir sahneyi canlandırmaktır.

Öte yandan, geleneksel olarak görünüş/öz, dış/iç gibi ikiliklere başvurarak aslolanın ikincisi olduğunu öne sürmenin alt sınıfların başlıca ahlaki silahı olduğunu biliyoruz. Zenginlerin kibrine, şımarıklığına ve maddiyatçılığına karşı kendi “gönül zenginliği”ne veya “iç güzelliği”ne sarılmak yoksulların-ezilenlerin geleneksel tavrı olmuştur. Lakin “apaçi” -anasının babasının düşündüğü gibi- gönlünün güzel olduğunu hala düşünüyor olsa bile, kendini anlamlandırmasının ekseni bedeninin görünüşüne kaymıştır. Dolayısıyla, uzun bir tarihsel zaman dilimi içinde, “Kepenek altında er yatar” atasözünü dillendirmekten çakma kıyafetlerle egemeni taklit etmeye doğru geçildiğini iddia edebiliriz. Ancak imgeler yoluyla kendini var etme, kendine kentsel mekânda yer açma çabası nihayetinde nafiledir. Zira “apaçi” kendini görünür kılmaya çalışırken, egemenlerin dilinin görünüşü ayrıcalıklı kılan kodunu kabullenmiş oluyor. Görünüş/öz, dış/iç ikiliklerinin yerini görünüşle ilgili olanın kendi içinden geçen bir sınır çizgisi, sahici-çakma ikiliği alıyor. Bu ikilikte de, “apaçi” daha baştan kaybetmiş oluyor. Çünkü kendini gösterme ve ifade etme kaygısının ürettiği imge onun varlığını gayrimeşru sayan bir söylemin malzemesinden ibaret kalıyor.

•••

Yine de kendini ifade etme arayışının başlı başına önemli olduğunu vurgulayalım. Bu noktada, “apaçiliğin” aynı zamanda müzikal bir tür ve bir dans ile de karakterize olduğunu akılda tutmalıyız. Ernst Bloch, umudun izini başka birçok şeyin yanı sıra dansta da sürmüştü. Türkiye’de halay, davul ve zurnanın -özellikle 1960’lardan itibaren- kolektif direniş ve protestonun ifadesi ola geldiğini biliyoruz. İnsanların el ele veya omuz omuza, bir merkez etrafında hareket ettikleri, davulun “gümbür gümbür” yükselen sesinin sarsıcı bir uyarıda bulunduğu ve zurnanın melodisinin de çekilen acıları veya duyulan neşeyi anlattığı bu ritüel kolektifliği gösterir. Tartışmamız açısından sorun, ne katılan insanların birbirleriyle temas ettikleri ve ortak bir figürasyona dâhil oldukları ve ne de tektonik müziğin bir hikâye kurmadığı bir dansın sınıf kültürü açısından nerede durduğudur. Bu soruyu şöylece basitleştirebiliriz: Tekstil atölyelerinde çalışan bu gençler ola ki greve gittiklerinde bu tektonik müzik ve ona eşlik eden dans bir kolektif kişiliğin ve onun eyleminin ifadesi olabilecek mi? Yani sömürüye ve zulme direnişin yeni figürasyonu nasıl olacak?

Elbette bu soru sınıf kültürünün bir parçası olarak dans ve müzikten önce, ezilen ve sömürülenlerin kendilerini bir kolektif irade olarak kurmalarıyla ilgili bir sorun. “Apaçiler”in bireysel ifadeye dayanan dans figürleri ve kesintili ezgileri bunun yokluğunun bir göstergesi olarak alınabilir. Halayda olduğu gibi tekbiçimliliğe ve düzenliliğe dayanmayan, ama “apaçi” dansında olduğu gibi yalıtıklığı ve kendisiyle meşgullüğü de anlatmayan, çeşitlilik içinde kurulmuş bir kolektife işaret eden ritüellerin veya kültürel formların yaratılması sorunu bu. Ama asıl olarak da, bu kolektifliğin ideolojik-politik biçimlerinin geliştirilmesi sorunu. Bloch’un “umut ilkesi” ile bakıldığında, “apaçiler”in kendilerini ifade etmek için çırpınıp durmaları fazlasıyla manidar. Yani kendini ifade etmenin başka yollar ve zeminler gerektirdiğinin farkına varmaları, “Söz halka” şiarını dillendirenlerle hemdert olmaları pekâlâ mümkün. “Apaçi” diye alay edilen Togo işçisi Ümit tam da bu ihtimali cisimleştiriyor.

[1] “Genç Togo Direnişçisi Ümit: Ökçesini Ben Yapmıştım!”, BirGün Pazar, 24 Haziran 2012.

[2] “33 ‘Apaçi’ Gözaltında”, Hürriyet, 2 Ocak 2011; “Tacizciler Sert Kayaya Çarptı”, Habertürk, 3 Ocak 2011.

[3] Akt. A. Ömer Türkeş, “Romanın ‘zenginleşen’ dünyası”, Toplum ve Bilim, 89: 132-60, 2001.

Muhalefet Linki :

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

www.000webhost.com