“21.yy. Sosyalizmi”nin Felsefesi ve Ekonomi Politiği

“21.yy. Sosyalizmi”nin Felsefesi ve Ekonomi Politiği

Ahmet Cengiz

Dünyadaki politik gelişmeleri az çok izleyen herkesin de bildiği gibi, son birkaç yılda, özellikle Latin Amerika kıtasında bazı dikkat çekici gelişmeler yaşanmaktadır. Nitekim ABD’nin kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü ve sık sık kanlı darbe ve faşist cuntalara sahne olan bu kıtanın çeşitli ülkelerinde, birkaç yıldan beri adeta peş peşe; “halkçı”, “sol demokrat” ve “sol liberal” hükümetler ve devlet başkanları iktidara gelmektedirler. Bunların arasında, özellikle de Venezüella’daki politik-sosyal gelişmeler ve bu çerçevede kendisinden söz ettiren “21. yüzyıl sosyalizmi projesi” öne çıkmaktadır.

Latin Amerika’daki politik gelişmeler ve bunların anlamıyla ilgili dergimizde yayınlanan çeşitli makaleleri[1] gözeterek, biz, bu yazımızda, esas olarak “21. yüzyıl sosyalizmi” ve bu “proje”nin teorisyenlerinden Heinz Dieterich’in tezleri üzerinde duracağız. Ama bu konuya geçmeden önce, sosyalizmin yeniden tartışma konusu olmasıyla ilgili bir iki noktaya işaret etmenin yararlı olacağını düşünüyoruz.

YENİDEN KONUŞULAN SOSYALİZM

Bugün görüyoruz ki, Doğu Bloku ve Sovyetler Birliği’nin 1989-91 yıllarında çökmesi ve bunun üzerine zafer naraları atan uluslararası sermayenin kendi ideologlarına örgütlettiği “sosyalizmin nihai çöküşü” propagandasının ardından 15 yıl gibi çok kısa bir süre geçmesine karşın; bir ülkenin devlet başkanı (Chavez), kazandığı seçimleri kutlamak üzere toplanan kitlelere “Yaşasın sosyalist devrim!” diyerek sesleniyor. Aynı şekilde bugün, Avrupa’nın birçok burjuva gazetesinde “neoliberalizmin artık out – sosyal olanın in” olduğuna dair tespitler yapılıyor. Veya örneğin, uluslararası sermayenin borazanlığını yapan Financial Times gazetesinin editörlerinden John Thornhill, gazetenin 28 Aralık sayısında yayınlanan 2006 değerlendirmesinde, son politik gelişmelerden yola çıkarak ve geçmişte “Marx bir daha hiç gülümseyemeyecek” diyenleri de anımsatarak, şunları söylüyor: “Öyle görünuyor ki, Avrupa’da, Marx’ın düşüncelerinin yeniden canlandırılmasına yönelik yeni girişimler karşısında, Marx yeniden tebessüme başlıyor.”

Uluslararası sermayenin pervasız saldırganlığının neden olduğu toplumsal tahribatın artması oranında artan hoşnutsuzluğun yanı sıra; başta Fransa’daki 1995 genel grev ve direniş olmak üzere, 90’lı yılların ortalarından itibaren özellikle de Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan işçi eylemleri ve mücadelelerinin yarattığı genel politik etkinin düşünce dünyasında önünü açtığı “kapitalizmin eleştirisi” eğilimi, bugün yerini, “kapitalizmin dönüştürülmesi” (“transformasyon”) veya “aşılması” (“kapitalizmin ötesi”) eksenli teori ve konseptlere bırakmıştır. Dahası, gelinen yerde, artık giderek daha geniş bir coğrafyada; “Alternatif Küreselleşme”, “Dayanışmacı Ekonomi”, “Dünya Demokrasisi”, “Sosyal Avrupa”, “Bolivarcı Devrim”, “21. Yüzyıl Sosyalizmi”, “Demokratik Sosyalizm”, “Özgürlükçü Sosyalizm” vb. türden tez ve teoriler ileri sürülüp savunulmaktadır.

Bütün bu eğilim, teori ve tezler; uluslararası sermayenin saldırganlığının son 15 yılda neden olduğu ekonomik ve sosyal sarsıntılarının, artan sosyal kutuplaşmalarının ve bu gelişmelerin kışkırttığı sınıf mücadelelerinin ideolojik ve politik plandaki yansımalarını oluşturmaktadırlar. Buradan da anlaşılabileceği gibi, bunlar, biten bir dönemin ideolojik yansımaları değildir. Tersine, ileriki yıllarda daha da güçlenecek olan bir eğilimin ilk belirtileridir. Dolayısıyla, bu başlangıç belirtilerinin çarpık olması, bir önceki dönemin koşulladığı ufuk sınırlılığını yeni yeni zorlaması ve haliyle bu sınırlılığın izlerini taşıması doğaldır.

Öte yandan, denilebilir ki, bu son 15 yıl zarfında, sosyalizm konusu, çeşitli sol muhalif kesim ve politik hareketler içerisinde ikinci kez gündeme gelmektedir. Birincisinde (yani 80’li yılların sonu, 90’lı yılların başı), konunun kaynağını ve doğrultusunu “sosyalizmin yenilgisi” olgusu belirlerken, ikincisinde (günümüzde), tekelci kapitalizmin açmaz ve çelişkilerinin artması oranında “kapitalizme alternatif bulma” arayışları yön vermektedir. Kuşkusuz, önemsiz olmayan bu neden ve yön farklılığını saptamak gerekir, ancak bundan, “yenilgi olgusu”nun genel olarak oluşturduğu ufuk darlığının aşıldığı sonucu da çıkarılmamalıdır. Bu darlığın aşılmasının ise, öncelikle pratik bir sorun olduğu açık olsa gerek.

Ancak bu haliyle bile, yani sınıf mücadeleleri alanındaki gelişmelerle birlikte özellikle de sosyalizmin yeniden tartışılır olması, tekelci burjuvazi açısından, önemli bir ideolojik mevzinin aşınması anlamına gelmektedir. İşçi sınıfı açısından ise, sosyalizmin yeniden tartışma konusu olması, tersine, kesin ele geçirilmiş bir ideolojik mevzi aşamasında olmasa da, anlamını karşı tarafın ideolojik barajının çatlamasında bulan bir açılma, sıyrılmayı ifade etmektedir.

Fakat, nasıl ki burjuvazi kendi açısından sonuçlar çıkartmaktaysa, işçi sınıfının partisi ve temsilcileri de kendi sonuçlarını çıkarmak durumundadır: Bugün dile getirilen sosyalizm sıfatlı teori ve tezler, büyük oranda burjuva, küçük burjuva ve dinsel[2] sosyalizme tekabül etmektedirler. Dolayısıyla, politik planda bugün işçi sınıfının ittifak olanaklarını artıran gelişmelerin ideolojik plandaki bu yansımaları, proletaryanın, Marksist-Leninistler tarafından sürekli korunup geliştirilmeye çalışılan ideolojik ve politik bağımsızlığı sorununu daha da yakıcı hale getirmektedir. Bu görev; gerek işçi sınıfının ittifak olanaklarının heder edilmemesi, gerekse de özellikle genç işçi ve aydın kuşağının sağlam bir proleter sosyalizmi formasyonuna kavuşması bakımından hayati bir anlam taşımaktadır.

Elbette ki, idealistler gibi, gerçek hadiselerin teorik soyutlamalarını –“düşünsel işaretleri”ni– gerçekliğin kendisi olarak ele alma hatasına düşmemek gerekir. Başka bir deyişle; bugünkü koşullardaki gerçek hareketin verili şekliyle bu teorik soyutlamaların arasında bir ilişkinin olduğunu reddetmeksizin (bu ilişki var, açıklanması da tarihsel bir yaklaşımla yapılabilir); bu teorik soyutlamalarla gerçek hareketi aynı kefeye koymamak gerekir. Aksine ve daha önemlisi, gerçeklikte olup bitene bakıldığı ölçüde, hem olup bitenin gerçek niteliği ve önemi görülebilir ve hem de bu yolla bu soyutlamaların eleştirisinin zorunluluğu ve yakıcılığı. Bu görevin ise diyalektik bir ele alışı gerektirdiği ortadadır, sanırız.

Bir hususa daha dikkat çektikten sonra, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin teorisyenlerinden Heinz Dieterich’in birbirinden “orijinal” tezlerine geçebiliriz nihayet: Bugün hangi ad altında çıkarsa çıksın, proleter sosyalizmi dışındaki hemen tüm sosyalizm teori ve tezlerinin ortak özelliği, tamamıyla “yeni” ya da “farklı” (olmuş olanın tahrif edilmiş biçiminin yadsınması itibariyle “farklı”) bir sosyalizmin tasarımlanmasıdır. Bu ortak özelliğin önsel teorik dayanağı, “sosyalizmin çökmüş olması”dır. Oldukça yaygın olan bu pozitivist, sonuçtan hareket etme mantığı, sahiplerini baştan bir çıkmazla yüz yüze getirmektedir: “Yeni” ve “farklı” bir sosyalizme koşullanmışlığa rağmen, “yeni” ve “farklı” bir sosyalizm teorisini üretememe! Görülmektedir ki, sonuçtan hareket etme mantığının beraberinde getirdiği ufuk darlığıyla malul olup, kapitalist sistemin temel çelişkilerinin değişmemesi gerçeğiyle yüz yüze gelindikçe, sosyalist hareketin 150 yıllık tarihinde ortaya çıkmış teori ve tezlerin etrafında dolanılmaktan başka bir yere varılamamaktadır. Teorisyenlerinin hangi sınıfın, tabaka ve sosyal grubun pozisyonundan baktığına göre, değişim her defasında, sadece bu külliyattan yapılan ayıklanmalar veya faydalanmalarda görülmektedir.

Öte yandan ama, sözcülerinin sınıfsal perspektiflerine baktığımızda, “tasarımlanan” sosyalizmin “yeni” ve “farklı” olması koşullanmışlığının gerisinde, aynı zamanda, “proletaryanın başarısızlığı”nın cesaretlendirdiği bir küçük burjuva böbürleniciliğinin de sırıttığını görmekteyiz. Evet; küçük burjuvazi “tarihin arenası”nı boş görmektedir. Ve proletaryanın “ilkel sosyalizmi” yerine; “modern”, adı üstünde, “21. yüzyılın sosyalizmi”ni kuracaktır! Ve bu sosyalizmde; “hem eşitlik, hem özgürlük”[3], “hem katılımcı demokrasi, hem eşdeğer ekonomi”, “hem adalet, hem barış”, kısacası işçi sınıfının iktidarı ve komünizme ulaşma amacı dışında her şey olacaktır!

Bilinebileceği gibi, uluslararası planda etkisi olan ve burjuvazi açısından açıktan bir tehdit oluşturan devrimci bir işçi hareketi ortaya çıkmadığı sürece, bu mantığın ve tavrın cazibesi ve toz kaldırıcılığı tamamen kırılamayacaktır; bununla birlikte, buna karşı bugünden verilmesi gereken ideolojik ve politik mücadele, bu hareketin ortaya çıkması açısından da şüphesiz tartışmasız bir gerekliliktir.

“YENİ BİR TARİHSEL PROJE” GEREK!

Önce muhatabımızı tanıyalım. Heinz Dieterich, Türkçesi henüz yayınlanmayan “21. Yüzyılın Sosyalizmi – Küresel Kapitalizmden Sonraki Ekonomi, Toplum ve Demokrasi” adlı kitabın[4] yazarı. Kendisi, Adorno, Horkheimer ve Habermas’ın yanında sosyoloji öğrenimini görmüş bir 68’li. Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ve namlı diğer bir 68’li olan Daniel Cohn-Bendit ile “sokak barikatlarında” omuz omuza mücadele etmiş bir “eski tüfek”. “Latin dünyası”nı yakından tanıyan Dieterich, 1977’den beri Meksika’nın başkentinde öğretim üyeliği yapıyor. Diğer bir özelliği de, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in danışmanlarından biri olması. “Berlin Duvarı’nın yıkılmasından yaklaşık 10 yıl sonra” kaleme alıp ilkin Latin Amerika’da yayınladığını[5] söylediği kitabında, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin teorik temellerini açıklamaktadır…

Pek adetten olmayan bir şekilde biyografik bilgilerle yazarımız hakkında söz etmeye başlamamız garipsenebilir, ama görüleceği gibi, mazeretimiz var! Zira bu biyografide, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin baş teorisyenlerinden birisi olan Dieterich’in dikkatimizi çeken bir özelliğinin kaynağını görebiliyoruz. Bu özelliği şöyle özetleyebiliriz: Alman tarzı derin ve serinkanlı tahlil yeteneğiyle Latin tarzı tumturaklı ajitasyon ve belagatin bileşimi! Bu bileşimin ne denli bir ihtişama kaynaklık ettiğini tahmin edemeyenlerimiz için, yazarımızın kitabının hemen girişinde sarf ettiği şu sözlerini aktaralım:

“Modern toplumun birinci yaşam devresi, sonuna doğru yaklaşıyor. İnsan türü, iki yüzyılı aşkın bir süreden beri, yani Fransız Devrimi’nden günümüze kadar, yüz yüze geldiği evrimin şu iki büyük yolunu aşıp geçti: sınai kapitalizm ile tarihsel (reel varolan) sosyalizm.

“Her ikisi de insanlığın; yoksulluk, açlık, sömürü; ekonomik, cinsel ve ırkçı baskı, doğal yaşam temelinin tahribatı ve reel katılımcı demokrasinin yoksunluğu gibi acil sorunlarını çözmeyi başaramadı.

“Çağımız bu nedenledir ki, iki dünya-tarihsel emarenin kendisini ortaya koymasıyla yüz yüzedir: burjuvazinin ve tarihsel proletaryanın toplumsal projelerinin tükenişi ile, mevcut burjuva uygarlığının kapitalist olmayan bir dünya toplumuna –evrensel taban demokrasisine– geçişi. (…)

“İki sosyal öznenin bir buçuk yüzyıl boyunca kendi tasarımları, ütopyaları ve ordularıyla karşı karşıya geldiği tarihin arenası, bugün, dünya-tarihsel ve bilgi teorisi boyutları itibariyle boşalmıştır. Enkaz ve yığıntıların ötesinde, geleceğin büyük konturları yeniden ufukta görülmekte ve çoktandır oluş halindeki yeni uygarlık günümüzün öznel güç faktörü olarak kendisini açığa vurmaktadır.”[6]

Sanırız, mazeretimiz anlaşılmıştır! Aslında doğru ve sağlıklı bir temele oturtulduğunda, bu bileşim, gayet nitelikli bir sonuç doğurabilirdi. Mesela yüzeyde olanın derinleştirilmesi, derinde olanın yüzeye çıkartılması gibi. Ancak, yukarıdaki satırlar, biyografisinin bizde doğurduğu kaygıyı haklı çıkartmış ve maalesef bu ilginç bileşimden, belirtilenin aksine bir sonuç doğmuş: Yüzeyselliğin derinleştirilmesi ve derinliğin yüzeyselleştirilmesi…

Demek öyle; “burjuvazinin ve tarihsel (!) proletaryanın toplumsal projelerinin tükenişi ile” yüz yüzeyiz. Ve onların “tarihsel projeleri”nin tükenişi nedeniyle, bize artık “yeni bir tarihsel proje” gerekmektedir. “Modernitenin ikinci aşaması”nın “tarihsel projesi”ne, yani Dieterich’in “21. yüzyıl sosyalizmi”ne gelmeden önce, ihtişamıyla ikide bir gözümüzü alan şu “toplumsal proje” veya “tarihsel proje” kavramının sırrını çözmeliyiz.

Bu husus, ilk bakışta göründüğünden daha önemlidir ve üstelik “projeciliğin” memleketimizdeki düşünce dünyasına yaygın sirayet edişi nedeniyle ayrı bir önem daha kazanmaktadır. Denilebilir ki, günümüz küçük burjuva sosyalizmi tezlerinin adeta felsefesi bu kavramda billurlaşmaktadır. Kaldı ki, Dieterich’in kendisi bizzat bunu vurgulamakta; demektedir ki: “Bu çalışmanın en önemli teorik kavramı Tarihsel Proje konseptidir.”[7]

Dieterich “tarihsel proje”lerden söz ettiğinde, bazıları gibi, öyle bilir bilmez konuşmuyor; dahası, kendisinin de çok önemsediği bu kavramla, Marksizmi soyut kaldığı bir yerde somutlaştırdığını düşünüyor: “İnsanlığın gelişimindeki niteliksel sıçramalar her zaman, büyük sosyal aktörler ve sınıfların çıkarları ve bunları yaşama geçirme tarzlarının ürünü olan Tarihsel Projeler tarafından tetiklenmektedir. Tarihin seyrini, diyalektik hareketi içerisinde sürekli belirlemiş olan ve sınıflı toplumlar oldukça da sürekli belirleyecek olan birbirine karşıt Tarihsel Projelerin mücadelesidir. Bu cümle, Marx’ın, tarihin her zaman sınıf mücadelelerinin tarihi olduğu doğrultusundaki dahiyane saptamasına karşı durmamakta. Tersine, onu içine almakta ve soyut olmayan bir biçimde somutlaştırmaktadır.”[8]

Kuşkusuz, Marx’ın formülasyonuyla Dieterich’ınki arasında “küçük” bir fark var! Ama buna rağmen, bu “somutlaştırmayı” biraz daha somutlaştırmamız lazım.

O halde lafı dolandırmadan soralım: “Tarihsel Projeler” nelerdir? Sınıfların ideolojik ve politik programları, gelecek tasarımları, kurmak istedikleri toplumsal düzen hakkındaki fikirleri. (Dieterich şöyle formüle ediyor: “Tarihsel Projenin oluşturucu belgelerinin genel politik ve ideolojik fonksiyonu, çeşitli sınıflar ve sosyal aktörlere yeni bir dünya konseptinin bilgisini sunmak; onları ‘şimdiye kadar hiç yapılmayan’, ‘gerçekten istenilen’ hakkında, gelecek üzerine bilgilendirmektir.”)[9] Program, tasarım, fikir..; yani teorik belirleme ve öngörüler. Teori ama, kendi başına ele alındığında, somut şeylerin soyut ifadesidir. Somutun sistematik soyutlanmasıdır. Marx, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu söylerken, besbelli ki, soyut kavranılanı (örneğin dinsel savaşları, daha doğrusu savaşların “dinsel nedenlerle” sürdürülmesi iddiasını) somutlamış, somut ve asıl temellerine oturtmuş oluyor. Dieterich ise, “katkısı”yla, somutlananı yeniden soyutlamış oluyor. Marx, “felsefeyi dünyasallaştırırken”, o, dünyayı yeniden “felsefeselleştiriyor”!

Dieterich’in somut sınıf mücadelesini soyut “projelerin” mücadelesine dönüştürmesi, bize Marx ve Engels’in “Kutsal Aile”de Hegelci spekülatif konstrüksiyonu (kurguyu) açıklarken verdikleri meyve ve elma, armut, çilek vb. örneğini hatırlatmakta. Bu hoş örneği birlikte okuyalım:

“Gerçeklikler üzerinde, elmalar, armutlar, çilekler, bademler üzerinde durarak, genel ‘meyve’ fikrini kurduğum zaman; daha da ileri giderek, gerçek meyvelerden çıkarılmış benim soyut ‘meyve’ fikrimin, benim dışımda varolan bir varlık olduğunu ve üstüne üstlük armudun, elmanın vb. gerçek özünü oluşturduğunu imgelediğim zaman –kurgusal dilde- ‘meyve’nin, gerçeklikte armudun, elmanın, bademin vb. ‘töz’ü olduğunu bildiririm. Öyleyse armut ya da elmada özsel olanın, armut ya da elma olmak olmadığını söylerim. Bu şeyler içinde özsel olan, onların gerçek, duyularca algılanabilir varlıkları değil ama benim onlardan soyutlamış ve onlara yüklemiş bulunduğum özdür, benim tasarımımın özüdür: ‘meyve’. O zaman elmanın, armudun, bademin vb., yalın varoluş biçimleri, ‘meyvenin’ kipleri olduklarını bildiririm. Gerçi benim duyularım tarafından desteklenmiş sınırlı anlığım, bir elmayı bir armuttan ve bir armudu da bir bademden ayırdeder; ama kurgusal usum, bu duyulur ayrımın özsel olmayan ve önemsiz bir ayrım olduğunu bildirir. O elmada, armutta gördüğümün tıpkısını ve armutta da bademdekinin tıpkısını, yani ‘meyveyi’ görür. Gerçek tikel meyveler, gerçek özü ‘töz’, ‘meyve’ olan görünürdeki meyvelerden başka bir şey değildirler.”[10]

Eğer Dieterich’in tezlerinin asıl özünü kavramak istiyorsak, bu alıntımızdaki konstrüksiyon örneğini yazımız boyunca göz önünde tutmamızda fayda vardır. Şimdilik, “meyve” örneğimizden yola çıkarak, Dieterich’in “katkı”sını ele alalım.

Evet; sınıflar karşı karşıya geldiklerinde, bu mücadelelerini belirli ideolojik görüş ve biçimler altında sürdürürler. Ama açıktır ki, bu doğru saptamadan, sınıfların gerçekte ideolojik nedenlerle karşı karşıya geldikleri sonucunu çıkartamayız. Çıkarttığımız vakit, ideolojilerin, bu durumda “tarihsel projelerin”, sınıfların “dışında varolan bir varlık olduğunu” söylemiş oluruz ve sınıfların tek tek mücadelelerinde esasta “projelerin” “yalın varoluş biçimleri”ni görmeye başlarız. Başka bir deyişle, Dieterich, “projelerin mücadele”sinde sınıfların mücadelesini görmek yerine, sınıfların mücadelesinde “projelerin mücadelesi”ni görüyor! Denebilir ki, ne fark eder, neticede Dieterich, sınıfları ve mücadelelerini reddetmiyor. Doğrudur, ayaklarımın üstünde durmamla, kafamın üstünde durmam arasında, “durup durmadığım” bakımından bir fark yok, ancak dünyaya nasıl baktığım açısından “küçük” bir fark olsa gerek!

Ama yazarımız burada kalmıyor, gerçekte somut şeyleri soyutladıktan ve kurgusuyla yarattığı fikrine (“tarihsel proje”) ayrı bir varlık verdikten sonra, bir de gerçek “töz”ün bu fikrinin olduğunu iddia ediyor: “tarihin seyrini”, soyut düşüncelerin, tasarımların, yani “projelerin” mücadeleleri “belirlemiş” ve “belirleyecek”tir diyor! Yani, “projeci kafa”, insanların tepe üstü yürüdüğünü iddia ediyor!

“Projeci kafa”nın dünyaya, tarihe, toplumlara genel bakış açısının sırrına az çok erdikten sonra, şimdi onun bu bakış açısından birçok şeyin nasıl göründüğü üzerinde durabiliriz. Meselelere tepe üstü bakış ister istemez bir “terslik”le maluldür ve haliyle bu durum, bu bakış açısı sahiplerinin işlerini, “meyve” örneğimizde de belirtildiği gibi, zorlaştırmaktadır.: “… gerçek meyvelerden yola çıkarak soyut ‘meyve’ tasarımını yaratmak ne kadar kolaysa, soyut ‘meyve’ fikrinden yola çıkarak gerçek meyveler yaratmak o kadar güçtür.”[11]

“SOSYALİST PROJE” VEYA PROJE KONUSU YAPILAN “SOSYALİZM”

Dieterich’in Marksizme yaptığı “katkı”sının bir önceki saptamasıyla çelişmekte olduğunu, zira bir önceki alıntıda burjuvazinin ve proletaryanın “toplumsal projeleri”nin “tükenişi”nden söz ettiğini iddia edebiliriz. Öyle ya, eğer “projeler”; sınıfların, sınıf çıkarlarının ve bu çıkarları yaşama geçirme tarzlarının ürünüyse; o zaman bu sınıflar ve çıkarları var oldukça, “projeler”in de sürekli yenilenerek var olabilmesinin önündeki engel nedir? Yalandan kim ölmüş ki?! Bir “proje” eskimişse, yenisini masaya koyarsın olur biter! Nitekim projeciliğin gerçek tarihine baktığımızda, 18. yüzyılda, kont ve dükleri, şahane ama bir o kadar da olmadık projeleriyle kandıran “proje dolandırıcıları”nın da[12] peydahlandığını görürüz. Demek ki, sınıflar var oldukça “projeciler” de olacak, dolayısıyla bunların –üstelik toplumsal ve tarihsel!– “projeleri” de tükenmeyecektir. Her iki sınıfın da “toplumsal” ve “tarihsel projeleri”nin tükenebilmesi için, bunların kendilerinin ortadan kalkması lazımdır. Ki bu durumda dahi, kendileri olmamalarına rağmen “projeleri”; yankının veya uzaydaki ışığın, kaynağının kesilmesine karşın algılanıyor olması misali, bir süreliğine zihinlerde, gelenek ve kültürde varlığını devam ettirebilir.

Acaba, soruna böyle yaklaşmakla Dieterich’e bir haksızlık etmiş olmuyor muyuz? O, biraz önce, burjuvazinin ve proletaryanın “tarihsel projeleri”nin “tükenişi”nden söz ederken, bu sınıfların salt program ve tasarımlarından mı bahsediyordu? Program ve gelecek tasarımları yenilenebilir olduğuna göre, o, “tükeniş”le, esasta kapitalist ve sosyalist toplumları, sistemlerin kendisini kastetmiş olmalıdır. Yani; kapitalist düzenin bariz çelişkileri, kriz ve çıkmazları ve öte yandan “sosyalist sistemler”in çökmüş olması gerçeğidir, Dieterich’e bu “tükeniş” saptamasını yaptıran. Evet, bu nesnel gerçekliği kastetmemiş olsaydı, nasıl “tarihin arenası”nın “boşaldığı”ndan dem vurabilirdi ki?

Öyleyse o, “toplumsal proje”yi, proje olmaktan çıkarmış, gerçekliğe geri götürmüş demektir. “Toplumsal proje”, proje değildir artık, kapitalist ve sosyalist toplumdur, bu düzenlerin kendisi ve gerçekliğidir bizzat. Bu durumda da ama, o, “tarihsel projelerin mücadelesi”nin, tarihin seyrini “belirlediği” teziyle ters düşmektedir! Zira, belirtilen nesnel gerçeklikteki gelişmeler, “projelerin” “tükenişi”ni belirlemektedir.

Hangisi şimdi?

Dieterich, Marksizme yaptığı “katkı”sından vazgeçmeyecekse eğer (ki ileride işleyeceğimiz tezleri vazgeçmediğini gösteriyor), o zaman geriye şu seçenek kalıyor: Mücadeleleri tarihin seyrini belirleyen “tarihsel projelerin” “tükenişi”nin nedenleri, dışsal değil, içseldir. O zaman, yanlışlık veya terslik de, “tarihsel proje konsept”lerinin kendisindedir! Bu durumda yapılması gereken şey ortadadır: “Tarihsel proje konsept”lerinin (“tükenişi” ışığında) temelden eleştirisi ve “yeni bir tarihsel proje”nin ortaya konulması! Zaten, Dieterich’in ve bilumum küçük burjuva “sosyalistleri”nin yaptığı da, “yeni” ve “farklı” bir “sosyalizm projesi” ortaya koymak değil midir?!

Ve haliyle; sosyalizm; gerekliliği ve kaçınılmazlığının belirlenimleriyle, somut tarihsel şartlarca koşullanmışlığıyla, varolanı ortadan kaldıran “gerçek hareket”, “zorunlu uğrak” olarak kavranılmadığında; ona bir “proje” olarak bakılacaktır; ve yine haliyle; tarihsel ve nesnel olabilirliğiyle değil de “proje”deki tahayyülde olması gerektiğiyle değerlendirilecektir![13]

Sosyalizmin bir “proje” olarak kavranılması, onun, salt teorik olarak öncelenmesi değil, aynı zamanda nesnel gerçeklik, ilişki ve çelişkilerin dışında ayrı bir ülküsel varlık olarak kavranılması demektir. Marx ve Engels, hiçbir yerde, sosyalizmi veya komünizmi (sosyalizm, komünizmin birinci zorunlu aşamasıdır) bir “proje” olarak ele almamışlardır. Tam tersine, onu; olandan (kapitalizmden) zorunlu olarak çıkan; “insanın kurtuluş ve kendini onarımının gerçek uğrağı, tarihin gelecekteki gelişmesi için zorunlu uğrak”[14] olarak görmüşlerdir: “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden doğarlar.”[15]

Dieterich, her ne kadar bilimsel sosyalizmin kurucularının, “gelecekteki sosyalizmin ekonomik sisteminin, yeni devlet yapısının ve bunun taşıyıcısı kitlenin örgütüne ilişkin somut öneriyi geliştirmemeleri”ni “zamansızlık” ve “bilimsel bilgi”yle “üretici güçlerdeki ilerleme”nin o yıllardaki “gelişme düzeyinin yetersizliği”yle[16] açıklamaya çalışsa da, asıl meselenin, onun gibi “projeciler”le tam bir tezat oluşturan bir dünyaya bakış ve dünyayı görüş sorunu olduğu son derece açıktır. Nitekim Marx, daha işin başındayken, bu konudaki anlayışını Ruge’ye yazdığı mektupta şu sözlerle dile getirmiştir:

“… her birimizin, yarın olacak şey üzerine hiçbir kesin düşüncesi olmadığını yakında kendi kendine itiraf etmesi gerekecek. Öyle de olsa yeni yönelimin değerini işte bu oluşturuyor: Şöyle ki, yarının dünyasını dogmatik düşünce ile öncelemiyoruz, ama tersine yeni dünyayı ancak, eskinin eleştirisi sonunda bulmak istiyoruz. Şimdiye kadar filozoflar bütün sorunların çözümünü çekmecelerinde saklıyorlardı… Eğer geleceği kurmak ve sonsuzluk için kesin planlar düzenlemek bizim işimiz değilse, bu, bugün gerçekleştirmek zorunda olduğumuz şey her zamankinden daha açık olduğu için böyle… Us her zaman vardı, ama her zaman usayatkın biçiminde değil. Öyleyse eleştiriyi her türlü teorik ve pratik bilinç biçimine bağlamak ve gerçekliğin özel biçimlerinden kendi Olması-Gerekeni ve son varılacak yeri olarak varolan gerçekliği, gerçek gerçekliği çıkarmak olanaklı bir nitelik taşıyor…

“Biz ortaya, doktrinerler olarak, işte hakikat, onun karşısında diz çök! diyen yeni bir ilkeyle çıkmıyoruz. Biz dünyaya, dünyanın kendi bağrında geliştirdiği ilkeleri getiriyoruz. Biz ona, savaşımlarını orada bırak, bunlar zırvadır, biz sana savaşımın gerçek belgisini haykıracağız demiyoruz. Biz ona yalnızca tam olarak niçin savaştığını gösteriyoruz, ve özbilinç, istensin istenmesin, kazanılması gerekecek bir şeydir.”[17]

Marx’tan yaptığımız alıntıyı bu kadar uzun tutmamızın nedeni, Dieterich’in bilimsel sosyalizm tanımının da bir nevi eleştirisini içeriyor olmasıdır. Sosyalizmden bir “proje” olarak söz eden Dieterich, bilimsel sosyalizmden de bir “sibernetik bilim teorisi”[18] olarak söz etmektedir. Bilimsel sosyalizm, bilimsel olmasına karşın, “bilim teorisi” değildir. Bilimsel sosyalizmin bir “bilim teorisi”, yani bilim hakkında teorisi olduğu söylenebilir, diyalektik materyalist bir bilgi teorisinin de olduğu gibi. Ancak bilimsel sosyalizmi “bilim teorisi” olarak tanımlamak, onu, Kantçı bilgi teorisi derekesine indirgemektir ki, bu, bilimsel sosyalizmin kısırlaştırılmasından, en hafif deyimle tahrif edilmesinden başka bir şey değildir.

Bilimsel sosyalizm, bir “eylem kılavuzudur”. Dolayısıyla, eylemin kılavuzdan, kılavuzun eylemden ayrıldığı yerde, bilimsel sosyalizmden söz edilemez. Bilimsel sosyalizm, dünyayı salt anlamanın, salt yorumlamanın bilimi değildir; değiştirmenin bilimidir. Teorisi ve varlık biçimi tümüyle değiştirmeye bağlandığından, “gerçek gerçeklik”ten azade ve kopuk olmayı, işlevi ve varoluşuyla bağdaştıramaz. Bağdaştırıldığında, tüm canlılığını yitirir, kendisi olmaktan çıkar. Dahası; gerçeklik, onun hareketi, çelişkileri ve öznelerinin karşısında aklı sıra özgürleşmiş sorumsuz aydının ahkam külliyatına dönüşür; ölü bir teori, salt teori haline gelir. Burada anlatılmaya çalışılan ilişkinin en yalın ifadesini, Engels’in, sosyalizmin ütopyadan bilime dönüşünü açıkladığı kitabında, bilimsel sosyalizmi “proletarya hareketinin teorik ifadesi” olarak tanımlamasında da görmekteyiz.

Ayrıca, “sibernetik” (güdüm bilimi) sıfatı da, Dieterich’in bilimsel sosyalizmi “bilim teorisi” olarak tanımlama mantığının yanlışlığını değiştirmiyor. Dahası, özürü (sibernetik) kabahatinden büyük! Zira bu sıfat, burada, sıfatı olduğu “bilim teorisi”nin; toplumun (sınıfların) güdülme veya yönlendirilmesine dayanan “bilim teorisi” olduğu anlamına geliyor sadece. Buradaki ilişki, bu “bilim teorisi”nin; anlamını, yönlendirmenin gerekliliğinde ve yönlendirilmesi gerekenin varlığının sürmesinde bulduğuna işaret ediyor. Bu anlamın, bilimsel sosyalizm açısından kabul edilemezliği ortada. Fakat doğru saydığımızda dahi, bilimsel sosyalizmin pratikten ayrı bir teori olarak varlığının mutlaklaştırılmasını öngörür. Oysa, bilimsel sosyalizm, bu bakımdan, tam da “yönlendirme”nin gereksizleştirilmesini, somut söyleyecek olursak, işçi sınıfının kendisi için bir sınıf, işçinin de sınıf bilinçli işçi haline gelmesini amaçlar. Çünkü ona göre, işçi sınıfının kurtuluşu kendi kollarının eseri olabilir ancak…

Kısacası; Marx ve Engels, “sosyalist projeler” tasarlamadıkları gibi, bu tür doktrinciliğe de bizzat karşı çıkmışlardır. Zamanları olmadığı veya hayal güçleri yetmediğinden değil, komünizmi (sosyalizmi) mevcut kapitalist sisteme son verecek “gerçek hareket” olarak gördükleri için asla doktrinciliğe düşmemişlerdir.

Bununla birlikte, Marx ve Engels, komünizmin (sosyalizmin) temel ilkeleri ve niteliklerini çok açık ve net ortaya koymayı da ihmal etmemişlerdir (Dieterich’in harikulade “eşdeğer ekonomisi” tezini ele alacağımız yerde, bu ilkelerden bazılarına değineceğiz.). Ancak bu ilkeleri de, “hazırlop bir sistem çıkarmak” üzere ortaya koymamışlardır. Bu tür bir davranış, hiç şüphesiz, en başta, onların değiştirmek için uğraştıkları dünyaya, hayata, “gerçek gerçekliğe” bakışlarına ters düşerdi.

VE İŞTE HAKİKAT!

Gelgelelim Dieterich, hayata, tarihe, toplumlara tepe üstü bakmakta ısrarlı. “Projenin teorik durgunluğa” girmesi nedeniyle, bugüne, 21. yüzyıla, yönlendirici bir şeyin geriye bırakılmamış olmasından yola çıkarak, “serinkanlılıkla tasarlanmış teorik gelecek”ten[19] dem vuruyor!

Serinkanlılıkla okuyalım o zaman, 21. yüzyılımızın yeni hakikatini:

“Geçmiş zamanların savunucuları bugün artık kendi büyük tarihsel deneylerinin enkazı karşısında durduklarından, tarih, modernitenin ikinci aşamasına yeşil ışık yakıyor. Bu aşamaya, öncellerinin üstesinden gelemedikleri görevleri çözmek düşüyor: Postkapitalist uygarlığın yeni gerçekliğinin dört temel kurumunun inşasını:

“1. kullanım değeri ve değer teorisine dayanan, piyasa ekonomisi olmayan ve dolaysız değer yaratıcıları tarafından demokratik şekilde biçimlendirilen eşdeğer ekonomisini;

“2. temel toplam toplumsal sorunlarda halk oylamasına dayanan çokluk-demokrasisini;

“3. azınlıkların koruyuculuğunu yeterli düzeyde içeren ve genel çıkarların temsilcisi olarak taban demokrasisine dayalı devleti ve

“4. eleştirel-sorumlu özneyi; rasyonel, etik ve estetik bakımdan bağımsız yurttaşı.”

“Eşdeğer ekonomi”, “katılımcı demokrasi”, “sınıf devleti olmayan devlet” ve “eleştirel-rasyonel, etik ve estetik özne”; “Yeni Tarihsel Proje”mizin, “teorik geleceği”mizin köşe taşları işte bunlar…

Şimdi, “teorik gelecek” serinkanlılıkla tasarlandığında, bunun, mutlaka dün ve bugünle ilgili belirli öncülleri vardır. Ancak, tepe üstü duruşun en azından bizim açımızdan oluşturduğu terslik, bunlara ihtiyatlı yaklaşmamızı salık vermektedir. Dolayısıyla, “eşdeğer ekonomisi”ne gelmeden önce, ilk işimiz bu öncülleri gözden geçirmek olmalıdır.[20]

Bu öncüllerden bazıları, Dieterich’in ve onun övgüyle bahsettiği ve sık sık alıntılar yaptığı “eşdeğer ekonomisi” teorisyenlerinden Arno Peters’in ekonominin tarihini altüst eden keşiflerinden meydana geliyor. Özetleyelim bunları: Yerleşik topluma geçilmesiyle birlikte ürünlerin takasından ticaretine geçiliyor, bununla birlikte de, tüccarlar ve meslekten savaşçılar çıkıyor. 5.000 yıl öncesinde, “eşdeğerlerin değişimi”ne dayanan ekonominin yerine “ulusal pazar ekonomisi” geçiyor. Bu ekonomi, ekonomiyi “Chrematistik”e (krematistik), yani “para kazanmanın iş edinilmesi”ne dönüştürerek “bozuşması”na yol açıyor. Ticaret ve toprağın özel ellere geçmesi; insanın insan hizmetine sokulmasını, eşitlerin arasındaki eski dayanışmanın yıkılıp, yerine, efendi ile hizmetçi arasındaki emir ve itaatin geçmesine neden oluyor.

Başka bir deyişle, ekonominin tarihi iki “ilkel tip”e bölünüyor: “İnsanlığın ekonomi tarihinin başından beri 800 bin yıl boyunca yaşadığı eşdeğer ekonomi ve yaklaşık 6 bin yıldan beri süregelen eşdeğer olmayan ekonomi.” Yazarlarımız; “ekonominin ilk teorisyeni” Aristoteles’e başvurarak, onun ekonomiye dahil etmeyip kınadığı; Sokrates’in de “ticaret ve borç para vermeye” dayandığını söyleyip “yegane amacının para kazanmak” olduğunu belirttiği “Chrematistik”i bütün kötülük ve adaletsizliklerin ana kaynağı olarak ileri sürüyorlar. Beş bin yıllık tarihin “temel çizgisi” diyorlar, “lokal ekonominin ulusal ekonomiye dönüşmesinin” beraberinde getirdiği “servet ve iktidar hırsı”dır.[21]

Dieterich burada kalmıyor, içeriği gerçi yine de farklı olmayan daha teorik bir gerekçelendirmeyle “taçlandırıyor” tezini: Mücadeleleri tarihin seyrini “belirleyen” her bir “Tarihsel Proje”nin “tayin edici varlık nedeni” diyor dostumuz, “son tahlilde, ekonomik artı-ürüne el koyma mücadelesi”dir. “Neolitik dönemden beri, insanal toplumun evrim dinamiği, artı-emeğe veya onun cisimleşmiş biçimleri olan artı-ürüne ya da artı-değere el koyma, daha doğrusu onun bölüşümü uğruna verilen sosyal mücadeleler tarafından belirlenmiştir. Bu çelişki, denilebilir ki, sınıflı toplumun enerji merkezidir, güneşteki hidrojenin helyuma dönüşmesinin toplumsal benzeşimidir.” Türkçesi: Sınıflar mücadele ediyorlar, ama ne için mücadele ediyorlar, “mücadelelerinin nesnesi” veya “ganimeti” ne diye soruyor yazarımız, ve yanıtlıyor: “artı-emek, artı-ürün, artı-değer”.[22]

Peki, soruna böylesine sonuçtan bakarak doğruyu yanlışa bağlayan birisi, ne sonuç çıkarabilir bu saptamasından? “Sınıflı toplumun enerji merkezi” buysa, “bu çelişki”yse, o zaman, çözümünün de ne olduğu bellidir: emekteki, üründeki, değerdeki “artı”yı kaldıralım ve yerine bu “artı”nın artık olamayacağı bir ekonomi, tüm ürün ve değerlerin eşdeğerleriyle değiştirildiği bir “eşdeğer ekonomisi”ni geçirelim!

Üretim tarzı, üretim ilişkisi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet … bütün bunların bir önemi yok! Mesele artı-ürünün/artı-değerin paylaşımı sorunuysa, “artı”nın olamayacağı bir paylaşım sağlayarak, sınıflı toplumun bütün “adaletsizlik”lerine bir son verebiliriz! Nitekim Dieterich’in teorisyeni Peters, kendisiyle yapılan bir röportajda, “öyle görünüyor ki, eşdeğerlilik ilkesinin gerçekleşmesi bakımından üretim araçlarının mülkiyet biçiminin pek büyük bir önemi bulunmuyor. Doğru mu bu?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Bu doğrudur. Eşdeğer ekonomisi pazar ekonomisini aştığı oranda, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kârın yok olmasıyla kendi temelini kaybediyor; kendi kendini ortadan kaldırıyor.”[23]

Önce, karşımızdaki bu yaklaşımın “mantığını” anlamaya çalışalım. Sonuçtan hareket etme neye tekabül etmektedir? Görünür hale geleni görmekle yetinmeye. Bununla yetinen, neyin nasıl o şeyi oluşturup görünür hale getirdiğini bilmez henüz, Dieterich gibi, öyle bir şeyi sorun da etmiyorsa, bilemez de. Neyin, nasıl oluştuğunu bilmemek, o şeyin ilişkilerini ve hareketini bilmemektir. Bir şeyin kendi ilişkilerini ve hareketini bilmemek ise, aslında o şeyi bilmemektir. Dolayısıyla, salt sonucu gören; o şeyin neyin sonucu ve nasıl sonucu olduğunu bilmediği gibi, sonuç olduğunu dahi bilmez. Oysa, Hegel’in de dediği gibi, sonuç, gerçekliğin, arkasında bıraktığı leştir! Sonuç, ancak “oluşumuyla birlikte” “gerçek bütündür”. Sonucu, oluşumundan ayırma ve onun neyin sonucu olduğunu görmeme yaklaşımı, insanı, bırakalım teorik sorunları, gündelik hayatta bile çok hazin durumlarla yüz yüze bırakabilir! Örneğin insanlar sevinçten de ağlar, hüzünden de; demek ki, ağlanıyor olunmasının bilgisi, tek başına pek bir şey ifade etmez!

O zaman burada sorulması gereken ve yaptığımız alıntılarda da yanıtlanmayan soru şudur: Bu “artı” neden kavga ve paylaşım konusu oluyor? Nasıl oluyor da, paylaşım öyle değil de böyle oluyor? Öyle ya, “insanal toplumun” “neolitik dönemden” çıkıp artı-ürün elde etme aşamasına gelmesi, büyük bir gelişme olmasına karşın, neden kavgalara yol açıyor? Teorisyen diyor ki, tüccarlar çıktı ve bunlar işi para kazanmaya döktüler! İyi de; tüccarı, tüccarlık yapmakla eleştirmek, “insanal toplumun” “teorik geleceği”ni ne derece ileri götürebilir?

Üretim, paylaşımdan önce gelmiyor mu? Veya tersinden: Ürünün “adaletsiz” ve “eşdeğer olmayan” paylaşımından önce, üretim araçlarının paylaşımının “adaletsizliği” gelmesi gerekmez mi? Bölüşüm tarzı üretim tarzından ayrılabilir mi? Ayrılamazsa, ki ayrılamaz, her üretim tarzının kendine özgün bölüşüm tarzı var demektir. Hayır, üretim tarzı bölüşüm tarzına tekabül eder demek ise, ya bölüşümün üretimden önce geldiği saçmalığını iddia etmek olur, ya da bu gerçek reddedilmeyecekse, üretim araçlarının belirli bir paylaşımından belirli bir üretim tarzının çıktığını söylemeye varır ki, başlangıç sorumuza geri dönmekten başka bir şey elde etmiş olmayız. Kısacası, eğer bölüşümün üretimden sonra geldiği, tersinin de mümkün olmadığı açık ise, o zaman, her bölüşüm tarzının, belirli bir üretim tarzına tekabül ettiği; ki bu durumda da tayin edici olanın –ve elbette bir toplumda bölüşüm tarzının oynayabileceği rolün mutlak sınırlarını da belirleyenin– üretim tarzı ve bu tarzın kendisine has üretim ilişkilerinin olduğu kabullenilmek zorundadır.

Öte yandan; “adalet”ten yalnızca “adalet” ve “adaletsizlik”ten de yalnızca “adaletsizlik” mi doğar? Öyleyse eğer, nasıl oluyor da, “adaletli” “eşdeğer ekonomisi”nden “adaletsiz” “eşdeğer olmayan ekonomi” çıkıyor? Demek ki, paylaşımı “adaletli” bir ekonomiden paylaşımı “adaletsiz” bir ekonomi çıkabilmişse, “adaletin” (adil paylaşımının) ötesinde aranması ve sorgulanması gereken şeyler var!

Diyor ki Dieterich: “İkiyüz yıldan beri Chrematistik, sınai ve daha sonraları sibernetik kapitalizm biçimi altında, durmaksızın üretici güçleri ve sosyal ilişkileri devrimcileştirdi.”[24] “Meyve” örneğimizi hatırlamamak mümkün değil, “Chrematistik” (meyve), şimdi gerçek “elma, armut ve bademleri” yaratmaya yelteniyor! Ama daha önceleri neden “Chrematistik”ten “sınai ve sibernetik kapitalizm” çıkmamış? “Para kazanmak”sa (yani nasıl üretildiğinden bağımsız artı-ürün ve onun “adaletsiz” paylaşımıysa) bütün mesele, tüccar ve tefeci için “üretici güçlerin” altüst edilmesi, geliştirilmesi neden (bir kapitalist açısından olduğu gibi) bir zorunluluk, “ölüm kalım meselesi” haline gelsin?

Şu kesin ki, “Chrematistik”i esas alarak ekonominin gerçek tarihini açıklayamıyoruz. Açıklayamayız da, çünkü, adeta, “gerçekliğin arkasında bıraktığı leş”ten bilgi edinmeye çalışıyoruz!

“Chrematistik”in esas alınması, artı-ürünün “adil” paylaşılmamasının asıl sorun olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa, artı-ürünün paylaşım şeklini de belirleyen onun nasıl ve hangi ilişkiler içerisinde üretildiğidir. Köleci toplumda da, feodal toplumda da, kapitalist toplumda da artı-ürün vardır, ama kabul edilir ki, bunun üretiliş şekli ve ilişkileri birbirleriyle adamakıllı farklıdır.

Öte yandan, artı-ürünün üretiliş şekli ve ilişkileri, sadece paylaşımını değiştirmez, toplumsal ilişkileri de değiştirir; toplumlar, üretimin tarzı ve ilişkileri itibariyle birbirinden ayırdedilebilirler. Demek oluyor ki, artı-ürünün “adaletsiz” paylaşımından yola çıktığımızda, bu toplumları birbirinden ayırdedemeyiz. Bunu yapamadığımız gibi, artı-ürünün, ona el koyanlarca, bir toplumda neden büyük oranda tüketildiğini, diğerinde bir kısmının neden yeniden üretimin sermayesi haline getirildiğini de anlayamayız.

“Bütün çağlarda, tüketim maddelerinin dağıtımı, bizzat üretim koşullarının dağıtılış tarzının bir sonucundan başka bir şey değildir. Ama bu dağıtılış, üretim tarzının kendisinin bir niteliğidir.” (Marx)[25] Dolayısıyla, üretim ilişkileri ve tarzını değiştirmeksizin, salt paylaşımı sorun görüp bunu “adil” kılarak, pek bir şey değiştirmiş olmayız. Veya tersinden: asıl sorunu paylaşım sorunu olarak gördüğümüzde dahi, yani mevcut paylaşım ilişkilerini gerçekten niteliksel olarak değiştirmek istediğimizde dahi, üretim tarzını ve ilişkilerini değiştirmemiz gerekmektedir. Zira paylaşım ilişkileri, üretim ilişkilerinin başka bir görüngü biçiminden farklı bir şey değildir. Ama gördük ki, Dieterich, ne mevcut paylaşım ilişkilerini değiştirmek için kapitalist üretim ilişkilerini değiştirmeyi gerekli görmekte, ne de mevcut kapitalist üretim ilişkilerini değiştirerek paylaşım ilişkilerini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Kapitalist üretim tarzını “Chrematistik”e indirgemenin, ekonomi politiği bayağılaştırmak olduğu ortadadır sanırız.

Bir de, bu “Chrematistik”in ekonomi politik öncüllerine bakalım. “Eşdeğer ekonominin” üzerinde yükseldiği postulat, günümüz kapitalizminin de “eşdeğer olmayan ekonomi”ye dayanmasıdır. İddia şudur: metaların, gerçek değerleriyle değişimi gerçekleşmemektedir. Metalar, fiyatları temelinde değişilmekte; fakat fiyatlar, metaların içerdiği gerçek değeri yansıtmamakta, aksine fiyatlar, iddia edildiği gibi, arz ve talep üzerinden değil, adeta keyfiyetle, güç ile belirlenmektedir!

“Chrematistikte” diyor Dieterich, “bir metanın fiyatı esas olarak, fiyat oluşumuna katılan ekonomik unsurların gücü üzerinden belirlenmektedir.”[26] Başka bir yerde de, “burjuva ekonomisindeki fiyatların”, “anti-demokratik bir tarzda güç üstünlüğüyle, çoğu kez keyfi bir biçimde koyulduğu”ndan söz etmektedir.[27]

“Eşdeğer ekonomi”, değer yasasına, daha somut söyleyecek olursak, Ricardo’nun emek değer teorisine dayandırılmaktadır. Bilindiği gibi, bu teoriye göre, metaların değerini belirleyen içerdikleri emek zamanıdır. Dieterich’e göre, “Chrematistik” derekesine düşürdüğü kapitalizmde, bu yasa, her gün ve her adım başı ihlal edilmekte, zira metaların fiyatlarıyla gerçek değerleri birbirine tekabül etmemekte, fiyatlar “çoğu kez keyfi biçimde” ve ekonomik “güç üzerinden belirlenmekte”dir. Sonuç olarak, metalar gerçek değerlerinin üzerinde satılmakta; bu ekonomik “gerçeklik”, bölüşüm “adaletsizliği”ni ve “para kazanmayı iş edinme”yi ayakta tutmaktadır!

Bu tez insana, “deveye sormuşlar …” hikayesini hatırlatıyor. Üstelik Marx gibi bir dahinin “Kapital” gibi eşsiz bir eseri bizlere bırakmasından sonra, hâlâ birilerin bu denli saçmalıkları savunması gerçekten şaşılacak bir durum. Uzatmanın bir gereği yok, sadece şu kadarını belirtelim: Tek tek metaların gerçek değerleriyle, tek tek fiyatları birbirine tekabül etmeyebilir. Ancak bu tekabüliyetsizlikten birilerinin kazançlı çıkabilmesi için, genelde birbirine tekabül etmesi bir zorunluluk değil midir? Zira, tersi durumda, yani genelde tekabül etmediğinde, gücüyle tekil metaya koyduğu değerinin üstündeki fiyattan elde ettiği artıyı başka bir yerde zorunlu olarak kaybedecektir. Bu demektir ki, artı yapanlar, yani metaları değerlerinin üstünde fiyatlandıranlar açısından, değer yasası fiiliyatta işliyor olmalıdır ki, artı kazançlarının bir anlamı olsun. Kaldı ki, değer ile fiyat arasındaki tekil tekabüliyetsizlik sadece mümkün değil, bilinmeyen bir pazar ve rekabet koşullarında gerçekleşen bir üretim tarzında en doğal olanıdır da zaten. Elbette, burada tekil tekabüliyetsizlikten genel tekabüliyetsizliği çıkarsamak kolaydır, ama bir o kadar da yanlıştır. Zira, “fiyatların meta değerlerinden bu sürekli sapması, meta değerlerinin varolmasını sağlayan biricik gerekli koşuldur. Ancak rekabetteki dalgalanmalar ve bunun sonucu meta fiyatlarındaki dalgalanmalar sayesindedir ki, meta üretiminin değer yasası kendisini ortaya kor ve meta değerinin toplumsal olarak gerekli emek-zamanı ile belirlenmesi bir gerçek haline gelir. Böylece, değerin kendini ortaya koyma biçimi olan fiyatın, kural olarak, ortaya koyduğu değerden farklı bir yön taşıması, değerin, birçok toplumsal ilişki ile birlikte paylaştığı bir yazgıdır.”[28]

Açıktır ki, tekelci kapitalizmde, tekel olgusunun mümkün kıldığı tekel fiyatları gerçeği de, değer yasasının yukarda özetlenen işleyişini özünde değiştirmemektedir. Tekel fiyatları, tekel olgusunun verdiği güce dayanır. Ancak tekel, rekabeti tümden ortadan kaldıramaz, tersine tekel, bir anlamıyla rekabetin yoğunlaşması demektir. Tekel fiyatları, her ne kadar fiyatların meta değerlerinden sapmasının büyümesini ifade etse de (tekel fiyatı, açıktan değerin üstünde fiyatlandırmadır), verili toplam toplumsal değerin mutlak sınırlarını değiştiremez; zira birilerinin pastadan daha büyük pay kapması o pastanın hacmini değiştirmez. Tekel de olsa, verili üretim ilişkileri içerisinde değer yasasını ortadan kaldıramaz; başka bir deyişle, ekonomik “gücün” ve “keyfiyetin” de, burada, değer yasasınca konulan mutlak sınırları vardır. Zaten, kapitalizmin emperyalist aşamasının da esprisi bu ya: Örneğin serbest rekabetten tekel doğar, bu tekel dönüp rekabeti daha da yoğunlaştırır; oysa tekel, rekabetin karşıtıdır; tekelci rekabet aslında birbirini dışlayanın birleşmesidir; tekelci kapitalizm, bu yönüyle, kapitalizmin tüm temel çelişkilerinin özel ve daha ileri bir düzeyde keskinleşmesi, daha da ağırlaşması demektir. Lenin boşuna, tekelci kapitalizmi “can çekişen kapitalizm” olarak tanımlamamıştı…

“21. YÜZYIL SOSYALİZMİ”NİN EKONOMİ POLİTİĞİ: “EŞDEĞER EKONOMİSİ”

Bu son bölümde, yazarımız açısından bir açmazla karşı karşıyayız: “Eşdeğer ekonomisi”, gerekliliğini “eşdeğer olmayan ekonomi”den çıkarsamaktaydı. Ancak, Dieterich’in bu gayeyle teorisini üzerine inşa ettiği öncülleri yanlış çıktı. Dahası, “eşdeğer olmayan ekonominin” aslında “eşdeğer ekonomi” olduğu anlaşıldı. “21. yüzyılın sosyalizmi”ni bu çürük çıkan temeller üzerinde nasıl inşa edeceğiz?

Ama abartmanın bir gereği yok. Neticede, tartıştığımız, salt bir “proje”dir! Ve tasarım üzerinde oynanabilir. O zaman, şimdiye kadar belirttiklerimizi, bir süreliğine bir tarafa bırakalım ve Dieterich’in “Tarihsel Projesi”ni gerçekleştirmesi durumunda ne tür bir şeyin ortaya çıkacağına bakalım…

Postulat: sosyalistler olarak “adil bir ekonomi”; burjuva ekonomisinden “daha adil, daha demokratik ve daha ahlaki bir ekonomi” inşa etmek istiyormuşuz![29] Çünkü, “sosyalizmin temel talepleri, a) sosyal adalet ve b) reel katılımcı demokrasi” imiş![30]

Bu postulattan sosyalizmin ekonomisiyle ilgili çıkan sonuç: “Ürünlerin nesnel değerini saptama zorunluluğu sosyalizmin olmazsa olmazıdır.”[31]

Denilmekte ki, sosyalizmin ekonomisi “adil paylaşıma” dayanan ekonomidir, “adil ekonomiyi” gerçekleştirebilmek için, yaratılan değerlerin “eşdeğer değişimi”ni sağlamamız gerekir, bunu yapabilmek için de “ürünlerin nesnel değerini saptama”lıyız! Bu teknik saptamayı mümkün kılarak, “katılımcı demokrasi”nin denetleyici ve biçimlendirici rolüyle birlikte “eşdeğer ekonomiye” geçmiş olacağız!

Şöyle ki: tüm ürün ve değerler, kesin bir şekilde eşdeğeriyle değiştirilecek! Böylelikle, her bir emekçi, emeğiyle ürünlere kattığı değer oranında ücret alabilecek. Ne kadar değer katmışsa, o kadar, yaratılan toplam üründen kendi payını alacak. Sömürü de bu şekilde ortadan kalkacak; zira, her şey eşdeğeriyle değiştirildiğinden, kâr yapmak, artı-kazanç elde etmek olanaksızlaşacak. Bu durumda, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin de bir anlamı kalmayacak, özel mülkiyet kendi kendisini ortadan kaldıracak!

Fakat öyle görünüyor ki, bay Dieterich, 20. yüzyılda işçi sınıfının kurduğu sosyalist toplumları kitabı boyunca karalamaktan, 21. yüzyılın “sosyalist projesi” üzerine yeterince düşünme fırsatı bulamamış! Diyebilirdik ki, bu “sosyalizmin” bizim bildiğimiz sosyalizmle hiçbir ilgisi ve alakası yok. Ama biliyoruz ki, bu argümanın Dieterich gibileri için bir kıymeti harbiyesi yoktur. Zira onlar, zaten “farklı” ve “yeni” bir “sosyalizm” tasarlıyorlar. O halde, buradaki sorun, ancak, ileri sürülenin sosyalizm adını hak edip etmediği temelinde tartışılabilir…

Gördük ki, bu “yeni sosyalizm”in, temelleri çürük de olsa, iki ana postulatı var: 1. “eşitlik”; 2. “eşdeğer değişim”.

“Eşitlik” meselesini ele alacak olursak. Bir kere; “eşitlik”, “adil paylaşım” meselesi, sosyalist bir toplumun amaçladığı değil, kapitalizmin bağrından çıkıp gelmiş bir toplum olması gerçekliği itibariyle mecburen, zorunlu olarak dikkate alınması gereken; dahası, ütopik bir konstrüksiyon olmayacaksa eğer, kaçınılmaz olarak hesaba katılması gereken bir meseledir. İnsanlar gibi, toplumlar da somuttur. Komünizme ulaşmayı amaçlasa da, bu yoluna, kapitalist toplumdan çıkarak, yani “bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hala taşıyan” (Marx) bir toplum olarak, mecburen ilkin “herkesin emeğine göre” ilkesini uygulamak durumundadır (ki bunu da, aşağıda göreceğimiz gibi, “gerekli indirimleri” yaptıktan sonra uygulamaktadır). Marx, sosyalizmdeki bu “eşit hak”tan, bu nedenle, “kusurlar” olarak söz eder ve vurgular: “Ama bu gibi kusurlar uzun ve sancılı bir doğumdan sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle komünist toplumun birinci aşamasında kaçınılmaz şeylerdir.”[32] Ve bu toplum, burada tanıdığı tam eşitlik sağlayamayan eşitliği (bireyler fiziki ve zihinsel yetenekleri ve ihtiyaçları bakımından farklıdırlar çünkü), ancak tanımasını gerektirmeyeceği koşulları (örneğin “bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırdığı” koşulları) yaratarak ve böylece bu “eşitliği” aşmış olarak komünizme ulaşabilecektir.

Marx’ın vurguladığı gibi, “dağıtımı üretim tarzından bağımsız bir şey sayma ve bu yüzden de sosyalizmin özünde dağıtım çevresinde dönüp dolaştığını hayal etme adeti”, “vülger sosyalizm”in “burjuva iktisatçılarından” “miras almış” olduğu bir şeydir.[33] Ancak göründüğü gibi, gerek Dieterich’te ve gerekse sol piyasada bu “miras”a yeniden yaslanma eğilimi belirmiş bulunmaktadır. (Örneğin, “ÖDP 21. yüzyıl sosyalizminin partisidir”[34] diyen ÖDP eski Genel Başkanı Kozanoğlu’na göre; “eşitlikle özgürlüğün solun iki temel değeri olduğunun vurgulanması bugün her zamankinden fazla önem taşıyor”.)[35]

Burjuva ve küçük burjuva sosyalizminin tezlerinde merkezi bir anlam taşıyan “eşitlik”, “eşit paylaşım” ve “eşdeğer değerlerin değişimi” mevzusunun gerisindeki zihniyeti anlamak bakımından, Marx’ın, Alman İşçi Partisi’nin program taslağındaki “emeğin ürünü, tümüyle, eşit hakla, toplumun bütün üyelerine aittir” önermesine getirdiği sert eleştiriyi burada hatırlatmakta fayda var. Nitekim bilindiği gibi, Marx orada, “emeğin ürünü” ve onun tümünün “adil paylaşımı”yla ilgili Lassalle’ci görüşleri yerden yere vurmuş; üretim araçlarının ortak mülkiyet olduğu ve kolektif emeğin topluluk tarafından düzenlendiği bir toplumda, burjuva hukukuna dayanan Lassale’ci ‘emeğin tüm ürününü’ ve “adil paylaşım” deyiminin “içi kof” olduğunu vurgulamıştır. Öte yandan, sosyalist bir toplumda, yaratılan toplumsal üründen belli başlı çıkarmaların zorunlu olduğuna dikkat çekmiştir:

“Eğer biz ‘emeğin ürünü’nü (Arbeitsertrag), emek tarafından yaratılan nesne anlamında (Produkt der Arbeit) alırsak, o halde, topluluğun emeğinin ürünü, ‘toplumsal ürünü’nün tamamıdır (das gesellschaftliche Gesamtprodukt).

“Bundan şunlar çıkarılmalıdır:

“Birincisi: yıpranan üretim araçlarının yenilenmesine ayrılan bir fon;

“İkincisi: üretimi artırmak için bir ek bölüm;

“Üçüncüsü: kazalara karşı, doğal olaylardan vb. ileri gelen aksamalara karşı güvence ya da yedek bir fon.”

Büyüklüğü, “kısmen, söz konusu araçların ve güçlerin durumundan, olasılıklar hesabı yardımıyla belirlenecek olan payın, ‘emeğin tüm ürünü’ üzerinden çıkarılması, ekonomik bir zorunluluktur; her ne olursa olsun, bunlar hiçbir biçimde eşitlik ve adalet temeli üzerinde hesaplanamaz.

“Geriye toplam ürünün tüketime sunulacak olan öteki kısmı kalıyor.

“Ama bireyler arasında paylaşmaya gidilmeden önce, başka çıkarmalar da yapılmalıdır:

“Birincisi: üretimden bağımsız olan yönetimin genel giderleri…

“İkincisi: topluluğun gereksinimlerini karşılamaya ayrılanlar: okul, sağlık kurumları vb…

“Üçüncüsü: çalışmayanların vb. geçimi için gerekli fonlar, yani bugün resmi kamu yardımı olarak adlandırılanların kapsamına girenler.

“Ancak, o zaman, Lassale’ın etkisindeki programın sınırlı bir tarzda gözönünde tuttuğu ‘paylaşmaya’ varmış oluruz, yani tüketim nesnelerinin ortaklığın üreticileri arasında bireysel olarak üleşilecek olan kısmına varmış oluruz.

“Her ne kadar üreticiden birey olarak alınan, toplumun üyesi olarak doğrudan ya da dolaylı bir biçimde kendisine geri veriliyorsa da, ‘emeğin tüm ürünü’ daha şimdiden gizlice ‘ürünün bir kısmına’ dönüşmüş bulunmaktadır.

“Tıpkı ‘emeğin tüm ürünü’ terimi dağılıp yok olduğu gibi, aynı biçimde, genel olarak ‘emeğin ürünü’ terimi de dağılıp yok olacaktır.

“Üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine kurulu ortaklaşa bir toplumsal düzen içinde, üreticiler ürünlerini değişmezler; aynı biçimde, ürünlerin içerdiği emek, burada, bu ürünlerin değeri olarak, onların taşıdığı gerçek bir nitelik olarak görünmez, çünkü artık, .. bireyin emekleri, dolambaçlı bir yol izleyerek değil, doğrudan, topluluğun emeğinin bir parçası haline gelmektedir. Tuhaflığından ötürü bugün bile yersiz bulunabilen ‘emeğin ürünü’ deyimi, böylelikle bütün anlamını yitirmiş olmaktadır.”[36]

Görülüyor ki, “adil paylaşım”, sosyalizmin olmazsa olmazı değildir. “Adil paylaşım” talebinin aynen uygulanması, toplumun ve ihtiyaçlarının yadsınmasını zorunlu kılar. Burjuva eşitlik hukukunu aynen devraldığı için; toplumu bireyin, bireyi de toplumun karşısına diker. “Adil paylaşım” talebi; ya aynen uygulanarak, üretim araçlarının kolektif nitelikleri ve bununla birlikte üretimin toplumsal karakteri yadsınacak (burjuva “eşitlik” ilkesinin mutlaklaştırılması, yani “eski toplumun damgasının” bizzat bayraklaştırılması ve toplumun “herkesin gereksinimine göre” ilkesine doğru ilerleyişine baştan kapanması) ya da aynen uygulanmamak suretiyle, ister istemez, “emeğin tüm ürünü”nün kaçınılmaz bir biçimde “ürünün bir kısmına” dönüşmesi kabullenilecek (ve tekil “emeğin ürünü” kıstasının, üretimin toplumsal karakterinin reddine vardığı teslim edilecek); ama bu durumda da, “eşdeğer ekonomisi” lafta kalacak!

Dieterich’in “sosyalizmi”ndeki “eşdeğer ekonomi” üretici ile ürünü arasındaki ilişki (“emeğin ürünü”) bakımından; bırakalım üretim araçlarının ortak mülkiyet olduğu gerçek bir sosyalist toplumu, üretim araçlarının kolektif üretimi şart kıldığı ve üretimin toplumsal karakterinin ileri boyutlar kazandığı kapitalist topluma göre bile daha geri olan bir ilişkiyi öngörmektedir. Bu ilişki; üretici ile üretim araçlarının henüz ayrışmadığı bireysel üretimin ilişkilerini geri istemekte; yani üretimin toplumsal karakterinin pratikte yadsınmasını, atlanılmasını şart koşmaktadır. Dahası; toplumsal üretimin artık üretim araçlarının bir zorunluluğu haline geldiği büyük ölçekli sınai üretim koşullarında, bu üretimin ürününün paylaşımının, bireysel üretimin ilke ve ilişkileri temelinde gerçekleştirilmesini öngörmektedir! Bunun ne denli gerçekçi bir ekonomi olduğunu bir tarafa bırakalım. Ama bundan bağımsız olarak; üretim araçlarının gelişmesi temelinde üretimin çoktandır toplumsal nitelik kazandığı ve bu araçları ortak mülkiyet haline getirerek gelişmesinin önündeki ayak bağlarını atma konumunu da yakalayabilecek bir toplum, neden “emeğin ürünü” konusunda üretici ile üretim aracının ayrışmadığı bireysel üretimin geri ilişkilerini benimsesin ki? Bırakalım bu “proje”nin sosyalizm olup olmadığını ve gerçekleşme olanaklarını; böylesi bir toplumun, tarihsel bakımdan ilerlemeye değil de, gerilemeye tekabül ettiği ortada değil mi?

Ne var ki, bize ne kadar anlamsız gelse de, Dieterich’in teorisi açısından bu geriye gidiş anlamlıdır: O, çünkü, tekellerin aşırı baskısı altında inleyen, emeğin değerinin önemli bir kısmından edilen küçük burjuvazinin sözcülüğünü yapmaktadır. Bunun için üretim araçlarının mülkiyet sorununu teğet geçmekte, bu sorunun tayin edici olmadığı saçmalığını iddia etmektedir.

Ancak, ekonomik tezinin açmazları da tam da burada yatmaktadır. Denilebilir ki, son iki yüz yılın politik iktisat tarihi, metaların “emek değerine göre değişimi”ni gerçekleştirmeyi amaçlayan çeşitli “toplumsal kurumlar”ın ve “önlemler”in icadıyla doludur. Dieterich’in referans gösterdiği John Gray’den Proudhon ve Rodbertus’a kadar birçok küçük burjuva teorisyen, bu türden ütopik icatlarla; yani değer yasasının pürüzsüz ve böylelikle onun işlemesini mümkün kılan zorunlu toplumsal koşul ve ilişkilerden azade, adeta bir boşlukta geçerli olacağı “projeler” üretmekle zaman öldürmüşlerdir. Bu bakımdan, ekonomisi; “hem kullanım değeri ve değer teorisine dayanan” ve hem de “piyasa ekonomisi olmayan” “21. yüzyıl sosyalizmi”, adının telkin ettiği bir orijinalliğe bile sahip değildir. Engels’in şu sözleri sanki Dieterich ve onun gibi düşünenler için söylenmiştir:

“Haklarda adalet ve eşitlik, 18. ve 19. yüzyıl burjuvasının, feodal adaletsizliğin, eşitsizliğin ve ayrıcalığın yıkıntıları üzerinde kendi toplumsal yapısını yükseltmeyi arzuladığı temel direklerdir. Ve meta değerlerinin emek ile belirlenmesi ve eşit haklara sahip meta sahipleri arasında bu değer ölçüsüne göre yer alan emek ürünlerinin özgür değişimi, daha önce Marx’ın kanıtladığı gibi, çağdaş burjuvazinin tüm politik, yasal ve felsefi ideolojisinin üzerine oturtulduğu gerçek temellerdir. Bir metanın değer ölçüsünün emek olduğu bir kez kabullenildi mi, adaletin bu temel yasasını sözüm ona kabul eder görünüp de, gerçekte bu yasayı her an vicdan azabı çekmeksizin kenara iten bir dünyanın bu günahkarlığı karşısında, iyi burjuvanın daha da iyi olan duyguları, derinden yaralanmaktan kendini kurtaramaz. Büyük üretim ve makinelerin rekabeti karşısında namuslu emeğinin değeri –bu emek çalıştırdığı işçilerin ve çırakların emeğinden ibaret olsa bile– her geçen gün biraz daha düşen küçük burjuvanın, özellikle bu küçük üreticinin, ürün değişiminin emek değerlerine göre yapıldığı bir toplumu özlemek zorunda olduğu, değişmez bir gerçektir. Bir başka deyişle, yalnızca bir meta üretimi yasasının tek başına ve tam anlamıyla geçerli olduğu, ama bu yasayı etkin kılacak koşulların, yani meta üretiminin ve giderek kapitalist üretimin öteki yasalarının ortadan kaldırılmış bulunduğu bir topluma özlem duymaya mahkumdur.”[37]

Diğer bir deyişle; “hem kullanım değeri ve değer teorisine dayanan” ve hem de “piyasa ekonomisi olmayan” bir ekonomi öngörmek; adeta eşyanın tabiatına aykırı olmasını istemektir; değer yasasının, ancak var olabileceği kendi doğal koşullarından ve kaçınılmaz sonuçlarından arındırılmış şekliyle işlemesini arzulamaktır. Değer yasası, değer temelinde değişimi öngörür; bunun söz konusu olması için, değişimi gerçekleşecek metalar, yani meta üretimi olması gerekir; meta üretiminin olduğu yerde de bir piyasa olması gerekir. Dieterich, üretim araçlarının ortak mülkiyetini de savunmadığına göre, onun “eşdeğer ekonomisi”, bölüşümü nispeten daha “adil” düzenlenen bir “piyasa ekonomisi”nden başka bir ekonomi olmayacaktır demektir.

Dieterich’in buradaki ahmaklığı o kadar ileri boyutlardadır ki, o, Kruşçev revizyonizmi dönemi öncesine kadarki Sovyetler Birliği’ni, değer yasasını tam ve tüm alanları kapsayarak uygulamamakla eleştirmektedir! Yenilginin nedenlerini de burada görmektedir! Oysa, başta Kruşçev olmak üzere, tüm modern revizyonistler, değer yasasının etki alanlarını giderek genişletmeyi bizzat kendilerine görev biçmişlerdi ve bu konuda adım attıkça sosyalist ekonomiyi de tahrip etmişlerdi. Sonun başlangıcının da, başka şeylerin yanı sıra, sosyalizmin doğasına aykırı bu “reform süreci”yle geliştiği, bugün, düne göre çok daha geniş bir siyasi çevre tarafından kabul edilmektedir.

Fakat konumuz bu değil, dolayısıyla “eşdeğer ekonomi” tezinin bir yönüne daha dikkat çekerek, bu konuyu kapatalım: Tabiatıyla, ülke içi “adil paylaşım”, ülkeler arası “adil paylaşımı” şart koşmakta, dahası, Dieterich’in de kitabında dile getirdiği gibi, bunu bizzat talep de etmektedir. Sadece değer yasasıyla sınırlı bir açıdan bakıldığında, özellikle son 25 yılda, bu yasanın ilkelerini adeta kaale almayan, “vicdan azabı çekmeksizin kenara iten bir dünyanın” söz konusu olduğu, “günahkarlığı”nın (“neoliberalizm”!) çekilmez boyutlar kazandığı bir gerçektir. Başka tarihsel özgünlük ve nedenlerle birleşerek; bu “günahkarlığa” karşı haklı öfke ve tepkinin, derin toplumsal tahribatla orantılı olarak ve tekel ve işbirlikçilerinin dışında tüm sınıf ve tabakaları kapsayarak (bu olgu, “çokluk” öznesi teorisinin ekonomik temeline de işaret etmektedir), özellikle Latin Amerika kıtasında olağanüstü artması; kıtanın tarihindeki bağımsızlık savaşlarının liderlerinin (Simon Bolivar, Zapata vb.) yeniden hatırlanması, ulusal ekonomiye vurgu ve özlemin büyümesi ve haliyle, “dünya ticaretinin adil” olmasını da talep eden “21. yüzyıl sosyalizmi”nin tam da bu çelişki ve eğilimlerin ortasında yankı bulması bir tesadüf değildir.[38]

*

Dieterich’in “sosyalizmi”, insanlığın evrimi açısından yüzü geriye dönük olan, toplumu ileriye götürmeyen, burjuva bireyciliğin kutsanıp temel ilke haline getirildiği bir “sosyalizm”dir. Gerçekleşebilirliğini söz konusu etmeksizin; projesini çizdiği bu toplumda, toplumun temel ilkesi haline getirdiği “eşdeğerlik ilkesi” bizzat; toplumsal üretimin genişletilerek ilerletilmesi, dolayısıyla toplumsal gelişmenin daha üst bir aşamaya çıkarılmasının temel engelini oluşturmaktadır. Her bireyinin kendi emeğinin tam karşılığını almaya endekslendiği (“ücret, harcanan emek-zamanına tam tekabül eder”; “her insan, kendisinin ürünlere kattığı değerin tümünü alır”[39]), amacının ve ufkunun burada başlayıp burada bittiği bir toplum; temel ilkesi haline getirdiği “eşitliği” sağlayıp koruyabilmesi bir tarafa, toplumsal gelişmeyi amaçlamayan bir toplumdur. Burjuva toplumunun üretim ilişkilerine dokunmadan var olma saçmalığına dayanması yetmediği gibi, burjuvazinin “eşitlik” ideolojisini de bayrağına yazan bir toplumdur. İnsanlık açısından “eşdeğer”liliği değersiz, ilkesi ilkel bir toplumdur. Ve böylesi bir toplumu, sosyalizm ya da “dünya tarihinin yeni çağı” olarak lanse etmek bayağı bir bayağılık olsa gerek!

“Eşdeğer ekonomisi”, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin; sosyalizmin; komünizmin zorunlu birinci aşaması olarak bir geçiş toplumu olduğunu doğrudan yadsıdığını kanıtlamaktadır. “21. yüzyıl sosyalizmi”, kapitalist üretim ilişkilerinin değiştirilmeksizin sömürünün ortadan kaldırılacağını iddia etmekle, sömürüyü salt “adaletsiz bir paylaşım” sorunu olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Sosyalizmin; “emek ürününün tam karşılığı”nı almaya, “kendisinin ürünlere kattığı değerin tümünü” talep etmeye indirgenmesi, tasarımlanan sosyalizmin, tekellerin aşırı baskısı altında ezilmiş, emeğinin değerinden edilmiş küçük burjuvazinin sosyalizmi olduğunu göstermektedir.

Bay Dieterich ile hemfikir olduğumuz iki hususu belirterek bu yazımızı noktalamak istiyoruz.

Birincisi: Onun, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin asıl “tarihsel özne”sinin işçi sınıfı olmadığı doğrultusundaki fikri[40] doğrudur (Kozanoğlu’na göre de; “toplumsal değişimin tek itici gücünün, ‘ayrıcalıklı öznesinin’ işçi sınıfı olmadığını da söyleyebiliriz.”).[41] Bu “sosyalizmin” öznesi değildir işçi sınıfı ve olamaz da! İşçi sınıfının tarihsel ufku ve rolü bu denli dar ve bencil amaçlara sığdırılamaz çünkü!

İkincisiyse: Dieterich, saygıdeğer dostu Peters’in “21. yüzyılın sosyalizmi”ni “bilgisayar sosyalizmi”[42] olarak adlandırdığına dikkat çekmektedir. Yerden göğe kadar haklıdır! Ve, sosyalizmin bu “mimarları”nın, “sosyalist projeleri”ni sanal alemde gerçekleştirebileceklerinden zerre kadar şüphemiz yoktur!

[1] Latin Amerika’daki politik gelişmelerle ilgili çıkan en son yazı dergimizin 171. sayısında yayınlanmıştır (“Latin Amerika; olaylar, gelişmeler ve anlamları”).

[2] Latin Amerika’daki Hıristiyan “Kurtuluş Teolojisi”, “halkın kiliseleri” vb., bugün oradaki mevcut halk hareketleri içerisinde oldukça önemli bir unsurdur. Yemin töreninde, İsa’yı “tarihin en büyük sosyalisti” olarak tanımlayan Chavez, zaman zaman da “Hıristiyan Sosyalizmi”nden söz etmektedir. Türkiye’deki yeni “10 Aralık Hareketi”, “Müslüman Sol” girişimlerinin yanı sıra, Ortadoğu’daki çeşitli dini anti-ABD, yer yer anti-emperyalist hareketlerin içinden veya yanı sıra, dünya çapındaki işçi hareketinin gelişmesiyle birlikte, bir süreliğine de olsa, “Müslüman sosyalizmi”nin doğması büyük bir sürpriz olmayacaktır.

[3] ÖDP eski Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu’nun yeni kitabının adı: “21. yüzyılın sosyalizmi için: Hem Eşitlik, Hem Özgürlük”; İthaki Yay.

[4] Heinz Dieterich, “Der Sozialismus des 21. Jahrhunderts – Wirtschaft, Gesellschaft und Demokratie nach dem globalen Kapitalismus/21. Yüzyılın Sosyalizmi – Küresel Kapitalizmden Sonraki Ekonomi, Toplum ve Demokrasi”, Kai Homilius Verlag, 2006

[5] Kitabının tanıtımında belirtildiğine göre, Dieterich, Küba’da, kitap ve makaleleri en çok yayınlanan “çağdaş politik yazar”dır.

[6] Dieterich, age, sf. 15

[10] Marx-Engels, “Felsefe Metinleri”, sf. 41, Sol Yay.

[12] Projecilik, Rönesans döneminde, zanaatın bölünmesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Zanaatçıların büyük bir bölümü proleterleşmeye başlarken, küçük bir bölümü sanatçı ve bilim adamı (özellikle de matematikçi) oluyor. Yükselenlerin büyük bir kısmı, yetenekleri sayesinde serbest mesleğe geçip, geçimlerini, çizdikleri/yaptıkları projeleri satmakla sağlıyorlardı. Sanatçı olanları, projelerini aristokrasiye, bilim adamı olanları da kale inşaatçılarına satıyorlardı. Açıktır ki, bu yazıda eleştiri konusu yaptığımız, “toplum mühendisliği”ne tekabül eden projeciliktir, yoksa mühendisliğin ve başka bilim dallarının zorunlu olarak ihtiyaç duyduğu proje; tasarım, plan, önceleme vb. değildir.

[13] Burjuva ve küçük burjuva sosyalizminin sosyalist toplumların tarihine soyut hukuki ve ahlaki kriterlerle yaklaşmasının bir nedeni de, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.

[14] K. Marx, “1844 El Yazmaları”, sf. 205, Sol Yay.

[15] Marx-Engels, “Felsefe Metinleri”, sf. 62, Sol Yay., altı çizilen yerler bize ait.

[16] Dieterich, age., sf. 77

[17] Marx-Engels, age, sf. 22, abç; sadece altı çizilen yerler Marx’a ait.

[18] Dieterich, age, sf. 86

[20] Yazımızı gereksiz yere uzatmamak için, eleştirimizi burada “eşdeğer ekonomisi” konusuyla sınırlıyoruz. Zaten “21. yüzyıl sosyalizmi”nin felsefesiyle ekonomi politiği ortaya konulduktan sonra, ötesi kendiliğinden hal olmaktadır.

[21] age, sf. 36-42, abç

[25] Marx, Engels: “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi”, Sol Yay., sf. 32

[26] Dieterich, age, sf. 145, abç

[28] Friedrich Engels’in Marx’ın “Felsefenin Sefaleti”ne yazdığı önsözden. Sol Yay., sf. 17

[29] Dieterich, age, sf. 149

[32] Marx-Engels, “Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi”, Sol Yay., sf. 31

[34] Hayri Kozanoğlu, age, sf. 19 ve 22. Yuvarlayarak konuşmayı özel bir maharet düzeyine çıkartmış bulunan ÖDP’lilerin, partilerinden söz ederken, “21. yüzyıl sosyalizmi”nin mi, yoksa 21. yüzyılının sosyalizminin partisi oldukları burada tam net anlaşılmamaktadır.

[35] Peki işçi ve emekçilerin günlük mücadelelerinde çeşitli sorunlarla ilgili gündeme gelen “eşitlik”, “eşit paylaşım” vb. talepleri bu durumda yanlış mıdır? Günlük mücadelede bu tür talepler ileri sürülemez mi? Belirtelim ki, kendiliğinden işçi hareketinde bu türden taleplerin dile getirilmesi oldukça doğaldır. Nedeni açıktır: Eşitlik talebi, burjuva devriminin temel taleplerinden birisiydi. Ancak çok kısa bir süre sonra anlaşıldı ki, burjuvazi bu talebi, aslında sadece kendisi için ileri sürmekteydi. Bu gerçeklik, burjuva eşitlik ilkesi ile kapitalist pratik arasında giderek  büyük bir çelişkinin doğmasına yol açtı. Zaten kapitalist pratik ile ilkesi çelişmeseydi, işçi ve emekçilerin bu türden talepler ileri sürmesinin de koşulları bulunmazdı. Denilebilir ki, sermayeye karşı mücadele eden işçi ve emekçiler, “eşitlik” talep ettiklerinde, bir yerde, bu kapitalist pratiğin burjuvazinin ilkesiyle örtüşmemesini kınamış, burjuvazinin kendisine tanıdığını işçi ve emekçilere tanımadığını dile getirip eleştirmiş olmaktadırlar. Kendisi için bir sınıf haline gelmeden, işçi ve emekçilerin bu yoksunluğa dikkat çekmeleri ve eşitlik talep etmeleri, bu bakımdan doğaldır. Olandan yola çıkmaları ve olmayanı talep etmeleri anlaşılır bir durum olduğu gibi, burjuva ufkunu, bu türden talepleri de içeren somut sınıf mücadelelerinin içinden geçmeden aşmalarının da olanağı yoktur. Bilinir ki, kendiliğinden bir işçi hareketi gelişmeden devrimci işçi hareketi asla ortaya çıkamaz. Elbette bu gerçek, bu türden taleplerin, özünde burjuva ufku ve hukukuna tekabül etmeleri gerçeğini de değiştirmez. Dolayısıyla, kendisine Marksist diyen, sosyalizmi hedeflediğini söyleyen bir akım ya da parti, buradaki bilinç düzeyini mutlaklaştırmaz; eşitliği “sosyalizmin bir ilkesi” düzeyine çıkartmaz veya eşitliği sosyalistlerin “temel değer”lerinden biri olarak açıklamaz. Öte yandan şu da söylenmelidir kuşkusuz: Sosyalist bir toplumda, özü burjuva hukukuna dayanan bu ilkeyle toplumsal pratik arasındaki çelişki ortadan kalkacaktır. Ama çelişkinin bu çözümü, “eşit hak” ilkesini burjuva hukuku olmaktan çıkarmayacaktır. Ve bu hukukun sınırlarına hapsolan bir toplum da komünizme doğru ilerleyemeyecektir.

[36] Marx, Engels; “Gotha ve Erfurt…”, age, sf. 26-29

[37] Friedrich Engels’in Marx’ın “Felsefenin Sefaleti”ne yazdığı önsözden. Sol Yay., sf. 13, abç.

[38] Bu bakımdan, işçi sınıfının, “yenilgi”nin onun mücadele cesareti ve özgüveni üzerinde yaptığı sarsıntıları henüz aşmadığı koşullarda, bu geniş tepkinin politik ve ideolojik önderliğine burjuva ve küçük burjuva sosyalizminin temsilcilerinin soyunması da bir sürpriz değildir. Kuşkusuz, nedenleri ve çözümü üzerine olan ideolojik görüş ayrılığı, bu olgunun kendisine (emperyalizmin ve uluslararası tekellerin sınır tanımayan ekonomik ve sosyal taarruzu) ve sonuçlarına karşı mücadelenin gerekliliğini ortadan kaldıramaz. Burada ideolojik mücadeleyi gerekli kılan ise; emperyalizme, uluslararası tekellere ve onların işbirlikçilerine karşı kitlesel mücadelenin politik hegemonyasının hangi sınıfta; küçük burjuvazide mi yoksa işçi sınıfında mı olacağı sorunudur. Yazımızın başında da belirttiğimiz nedenlerle, küçük burjuvazi, bu bakımdan, “tarihin arenası”nın boş olduğuna inanıyor ve özünde yeni olmayan “projeleri”yle bu mücadelenin somut ve tarihsel sınırlarını belirlemeye çalışıyor. İşçi sınıfının cephesinden “işte orada dur!” demenin gerekliliği de, küçük burjuvazinin “meydanı boş görmek”ten kaynaklı bu girişiminden ileri gelmektedir.

[40] Dieterich, age, sf. 136

[41] Kozanoğlu, age, sf. 26

[42] Dieterich, age, sf. 91

Kaynak: Özgürlük Dünyası

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

www.000webhost.com